Ayasofya Hakkında Ansiklopedik Bilgi


Ayasofya, (İngilizce Hagia Sophia, Yunanca Αγία Σοφία) İstanbul'da eski bir doğu kilisesi 1453 yılında İstanbul'un fethi ile camiye dönüştürüldü (Osmanlı da Fethiye Camii olarak adlandırılmıştır.) Atatürk'ün emri ile müzeye dönüştürülmüştür.

Daha yapıldığı ilk yıllardan itibaren ihtişamı ve “erişilmez bir sınırsızlığı” temsil eden kubbesiyle herkesi şaşırtıp büyüleyen Ayasofya, 916 yıl boyunca kilise, 481 yıl da cami olarak hem Hıristiyanlığın, hem de Müslümanlığın hizmetinde bulundu. İlk yapıldığında Büyük Kilise (Megale Ekklesia) denilen bu muhteşem yapıt, Kutsal Bilgelik’e (Sofia) adandığından Ayia Sofia olarak tanınır, Fetih’ten sonra ise Ayasofya olarak anılmaya başlanır.

İlk Ayasofya’nın yine aynı yerde Roma Dönemi’nden kalma eski bir tapınak üzerinde bazilikal tipte yapıldığı, 15 Şubat 360 tarihinde görkemli bir törenle açıldığı tarih yazarı Sokrates tarafından anlatılıyor. Günümüzde hiçbir kalıntısı bulunmayan bu yapı, 404 yılında İmparator Arkadios’a karşı ayaklanan halk tarafından yakılır.İkinci Ayasofya ise, İmparator II. Teodosios tarafından yaptırılarak 10 Ekim 415’te ibadete açılır. Ancak, çok geçmeden bu yapı da bir başka isyan sonucunda, 13 Ocak 532’de yanar. İmparator I. İustinianos’un (527-565) beşinci saltanat yılında yaşanan Nika isyanının bastırılmasından sonra imparator, önceki yapılardan çok daha görkemli, asla yanıp yıkılmayacak bir mabedin yapılması emrini verir.

Tarihçi Prokopios’un yapımı hakkında bilgiler verdiği 3. Ayasofya, Miletos’tan İsidoros ve Tralles’den Antemios adlı iki mimar tarafından yapılmaya başlanır. Yapım çalışmaları sırasında yüz usta, bin kalfa ve on bin işçi çalıştırılır.Yapının bir an önce bitirilmesini arzu eden İmparator İustinianos, eski kentlerden kalma güzel mimari parçaların Ayasofya’da kullanılmak üzere İstanbul’a gönderilmesini tüm eyaletlerine gönderdiği bir yazı ile emreder. Böylece Anadolu, Suriye, Mısır ve Yunanistan’ın antik şehirlerinden mimari parçalar, gemilerle Ayasofya’ya getirilir. Yapımına 23 Şubat 532’de başlanan 3. Ayasofya, süslemeleri dışında inanılması güç bir süre içinde, 5 yıl 10 ay 24 gün sonra bitirilerek, 27 Aralık 537’de ibadete açılır


AÇILIŞ

Açılış son derece görkemli olur, İmparator İustinianos zafer arabasıyla Ayasofya’ya gelir ve Atrium’da Patrik Menas tarafından karşılanır. Birlikte el ele girdikleri Ayasofya’da gördüğü  ihtişam karşısında, “Bana böyle bir ibadet yeri yapabilme şansını sağladığı için Tanrı’ya şükürler olsun,” der. Açılışta bin boğa, altı bin koyun, altı yüz geyik, bin domuz, on bin tavuk, on bin horoz kurban edilir ve yoksullara çeşitli yardımlarda bulunulur.Kubbeli bazilika türünün en önemli örneği olan Ayasofya’nın, yedi bin metrekarelik ana mekânı, mermer sütunlarla bir orta, iki yan nef olmak üzere üçe ayrılmıştır. Orta nef ile yan nefleri birbirinden ayıran, dördü sağda, dördü solda bulunan yeşil-siyah damarlı mermer sütunların Ephesos’tan, yarım kubbe altında yer alan sekiz porfir sütunun ise Mısır’dan getirildiği biliniyor. Yapının içindeki yüz yedi adet sütunun üstündeki başlıklar Bizans taş işçiliğinin en güzel örneklerinden. 6. yüzyıla tarihlenen sütun başlıkları üzerinde İmparator İustinianos ile karısı Teodora’nın monogramları yer alıyor.


YAPININ ÖZELLİKLERİ


Yerden 56.60 metre yükseklikteki kubbenin çapı 32.37 metre. Yapıldıktan yirmi iki yıl sonra büyük bir depremde yıkılan kubbenin, 562 yılında Miletos’lu İsidoros’un yeğeni Genç İsidoros tarafından onarılırken 2.65 metre yükseltildiği biliniyor. Kubbede bulunan kırk adet pencere açıklığı da tepeden aydınlatmaya yardımcı oluyor. Yapıldığı günden itibaren dünyanın en önemli anıtları arasında yer alan Ayasofya, uzun yıllar Ortodoksluğa hizmet verdikten sonra, IV. Haçlı Seferi sırasında İstanbul’un Latinlerin eline geçmesiyle 1203-1261 yılları arasında Katolik Dünyası için kullanıldı. Bu arada Latinlere borçlu olan İmparator IV. Aleksios,

Ayasofya’nın değerli birçok eşyasını onlara vermek zorunda kaldı. Bu nedenle, Ayasofya’ya ait pek çok kutsal eşya halen Venedik’te bulunuyor.Ayasofya’da bugün görülebilen mozaikler gerçek birer sanat eseri. Alt katta, apsis yarım kubbesi içerisinde yer alan “Meryem ve Çocuk İsa” mozaiği, altın yaldız ve gümüş ağırlıklı parçalardan oluşuyor. Bu mozaikte Meryem’in elbisesi lacivert cam mozaiklerle işli. Meryem’in oturduğu taht, kıymetli mücevherlerle işlenmiş bir imparator tahtını anımsatıyor. Meryem ve Çocuk İsa’nın yüz güzelliği ise hayranlık uyandırıyor. Alt katta görülmesi gereken bir diğer mozaik de İmparator Kapısı’nın üstündeki  VI. Leon’un yaptırdığı (886-912) mozaik. Bu sahnede VI. Leon, secde ederek İsa’dan günahlarını affetmesini dilerken gösteriliyor.    
Ayasofya’nın iç narteksinin yan kapısında  yer alan bir başka mozaikte ise iki imparator ve Meryem ile Çocuk İsa yer alıyor. İmparatorlardan biri İstanbul’a adını veren I. Konstantin’dir. İmparator elinde tuttuğu kent maketini Meryem ve İsa’ya sunar. Diğer imparator ise Ayasofya’yı yaptıran I. İustinianos’tur. O da elindeki Ayasofya maketini Meryem ve İsa’ya sunar. Ayasofya’nın üst katında güney galeride Deisis mozaiği  ile imparatorluğun iki ailesine ait, İmparatoriçe Zoe-IX. Konstantinos Monomakos (11. yy.) ve II. İoannes Komnenos, karısı Eirene ve oğlu Aleksios (12. yy.) mozaikleri yer alıyor. Kuzey galeride ise İmparator Aleksandros’un mozaiği bulunuyor (10. yy).Ayasofya’nın cami olarak kullanıldığı dönemde yapının dışına farklı zamanlarda dört minare ilave edilir. Mimar Sinan Ayasofya’nın dışına yaptığı payandalarla yapının dayanıklılığını arttırarak, günümüze kadar gelmesini sağlar. Ayasofya’nın içinde yapılan ilaveler ise, apsis içindeki mihrap ve mihrabın iki yanındaki tunç kandiller (Budin’den) mermer işlemeli minber, hünkâr mahfili ve müezzin mahfilleridir. Ayrıca, Sultan I. Mahmud Dönemi’nde kütüphane yaptırıldığı da biliniyor. Yapılan ilavelerde yapının uyumuna dikkat edilmiş, mermer malzeme kullanılarak organik bağ devam ettirilmeye çalışılmış. Kubbedeki yazı ve büyük levhalar (Allâh, Muhammed ve dört halife) ise 19. yüzyılın ünlü hattatı Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin ürünüdür.

Kaynak: Skylife


 

Ayasofya Câmii


Mimarisi, ihtişamı, büyüklüğü ve işlevselliği yönünden ilk ve son ünik uygulama olarak görülen Ayasofya; Osmanlı camilerine fikir bazında da olsa esin kaynağı olan, doğu-batı sentezinin bir ürünüdür. Bu eser dünya mimarlık tarihinin günümüze kadar ayakta kalmış en önemli anıtları arasında yer almaktadır. Bu nedenle, Ayasofya, tarihi geçmişinin yanı sıra, mimarisi, mozaikleri ve Türk çağı yapıları ile yüzyıllar boyunca tüm insanlığın ilgisini çekmiştir. Ayasofya 916 yıl kilise, 481 yıl cami olmuştur; 1935`ten bu yana müze olarak tarihi işlevini sürdürmektedir. Bizans tarihçileri (Theophanes, Nikephoros, Gramerci Leon) ilk Ayasofya`nın İmparator I. Konstantinos (324-337) zamanında yapıldığını ileri sürmüşlerdir. Bazilika planlı, ahşap çatılı bu yapı, bir ayaklanma sonunda yanmıştır. Bu yapıdan hiçbir kalıntı günümüze gelmemiştir. İmparator II. Theodosius, Ayasofya'yı ikinci defa yaptırmış ve 415`te ibadete açmıştır. Yine bazilika planlı bu yapı 532`de Nika ihtilali sırasında yanmıştır. 1936 yılında yapılan kazılarda bununla ilgili bazı kalıntılar ortaya çıkmıştır. Bunlar mabede girişi gösteren basamaklar, sütunlar, başlıklar, çeşitli mimari parçalardır.

İmparator Iustinianus (527-565) ilk iki Ayasofya'dan daha büyük bir kilise yaptırmak istemiş, çağın ünlü mimarlarından Miletos`lu İsidoros ve Tralles`i Anthemios`a günümüze ulaşan Ayasofya`yı yaptırmıştır. Anadolu`nun antik şehir kalıntılarından sütunlar, başlıklar, mermerler ve renkli taşlar Ayasofya`da kullanılmak üzere İstanbul`a getirilmiştir. Ayasofya`nın yapımına 23 Aralık 532`de başlanmış, 27 Aralık 537`de tamamlanmıştır. Mimari yönden incelendiğinde büyük bir orta mekân, iki yan mekân (nef), absis, iç ve dış nartekslerden meydana gelmiştir. İç mekân, 100 x 70 m. ölçüsünde olup, üzeri dört büyük ayağın taşıdığı 55 m. yüksekliğinde, 30.31 m. çapında kubbe ile örtülmüştür. Ayasofya`nın mimarisinin yanı sıra mozaikleri de büyük önem taşımaktadır. En eski mozaikler iç narteks ve yan neflerde altın yaldızlı geometrik ve bitkisel motifli olan mozaiklerdir. Figürlü mozaikler IX.-XII. yüzyıllarda yapılmıştır. Bunlar İmparator kapısı üzerinde, absiste, çıkış kapısı üzerinde ve üst kat galeride görülmektedir. Ayasofya İstanbul`un fethiyle başlayan Osmanlı döneminde çeşitli onarımlar görmüştür. Mihrap çevresi, Türk çini sanatı ve Türk yazı sanatının en güzel örneklerini içerir. Bunlardan kubbedeki ünlü Türk Hattatı Kazasker Mustafa İzzet Efendi`nin Kuran`dan alınma bir suresi ile 7.50 m. çapındaki yuvarlak levhalar en ilgi çekici olanıdır. Sultan II. Selim, Sultan III. Mehmet, Sultan III. Murat ve şehzadelerin türbeleri, Sultan I. Mahmut`un şadırvanı, sıbyan mektebi, imareti, kütüphanesi, Sultan Abdülmecid`in hünkar mahfeli, muvakkithanesi, Ayasofya`daki Türk çağı örnekleri olup türbeler, iç donanımı, çinileri ve mimarisiyle klasik Osmanlı türbe geleneğinin en güzel örneklerini oluşturmaktadır.

 


 



Ayasofya Câmii

Ayasofya, dünya mimarlık tarihinin günümüze kadar ayakta kalmış en önemli yapıları arasında yer alıyor. Ayasofya 916 yıl kilise, 481 yıl cami, 1935 yılından bu yana da müze olarak kullanılıyor.
Bizans Dönemi

Şu anda Ayasofya'nın bulunduğu yerde üç ayrı kilise inşa edilmişti. Günümüzde ayakta bulunan yapı üçüncü ve son kez inşa edilmiş olanıdır. 360 yılında burada inşa edilen ilk kilise bir bazilikaydı ve de eski bir Roma tapınağı üzerine kurulmuştu. İmparator Arcadius'a karşı çıkan ayaklanmada, 404 yılında bir yangında kül olmuştu. İkinci kilise İmparator II. Teodosius döneminde 415 yılında inşa edildi, 532 yılında çıkan Nika isyanı sırasında yandı. Kül olan yapının yerine İmparator I. Justinianus üçüncü ve öncekilerden çok daha büyük ölçekli bir kilise yapılmasını emretti. Bu kilisenin inşasında yüz ustabaşı, bin usta, on bin işçi çalışmıştı. İmparator kilisenin olabildiğince çabuk inşa edilmesini istedi, bu nedenle ülkenin dört bir yanına haber saldı, her nerede eski kentlerden kalma sütun ve mermer varsa bunların kente hemen getirilmesini emretti. Suriye, Mısır, Yunanistan ve Anadolu'dan gelen gemiler dolusu malzemeyle Ayasofya 6 yılda inşa edildi.


Osmanlı Dönemi Eklemeleri

Ayasofya İstanbul'un fethi ile birlikte başlayan Osmanlı döneminde çeşitli onarımlar gördü. Mimar Sinan 16.yy'da binayı depremlere karşı koruyan payanda duvarlar ekledi. Ayasofya'nın Bizans döneminde birçok kez çöken kubbesi Mimar Sinan'ın bu istinat duvarlarını eklemesinden itibaren hiç çökmemiştir. Mihrap çevresi, Türk çini sanatı ve Türk yazı sanatının en güzel örnekleriyle bezenmiştir.

Ayasofya'nın bahçesinde bulunan Sultan II. Selim, Sultan III. Mehmed, Sultan III. Murad ve şehzadelerin türbeleri, Sultan I. Mahmud'un şadırvanı, sıbyan mektebi, imareti, kütüphanesi, Sultan Abdülmecid'in hünkar mahfeli, muvakkithanesi, Ayasofya'daki Osmanlı çağı örneklerindendir. Fatih Sultan Mehmed Ayasofya'daki papaz odalarını medrese olarak faaliyete başlatmış, ancak İstanbul Üniversitesi'nin temeli sayılan bu medreseler 1934 yılında Müzeler Müdürlüğü tarafından, her nedense, yıktırılmıştır.


Hat Levhaları

Sultan Abdülhamit döneminde, devrinin büyük hattatlarından Kazasker Mustafa İzzet Efendi, cami içinde 7.50 metre çapında yuvarlak sekiz levha hazırlamıştı. Bu levhalarda, Allâh, Muhammed, Ömer, Osman, Ali, Hasan, Ebu Bekir, Hüseyin isimleri yazılıdır. Caminin 1935 yılında müzeye çevrilmesinden sonra içeride bulunan eşya ve halılarla birlikte bu levhalarda kaldırılmıştır. Ancak kapılardan sığmayan bu levhalar, uzun bir süre bir köşede bekletildikten sonra tekrar yerlerine asılmışlardır.

Yine Kazasker Mustafa İzzet Efendi'ye ait kubbenin göbeğinde yazılı olan Nur sûresinin 35. ayeti yabancı bir araştırmacı tarafından kazınarak altında bulunması muhtemel mozaikler araştırılmak istenmiş, ancak müsaade edilmemiştir.


Cami Kıblesi

Bazı rivayetlere göre cami tam kıble yönünde olmadığı için Fatih'in eli ile duvarı kibleye doğru iterek düzelttiği anlatılır. Rivayetin kökeni aslında diğer en eski kiliselerde olduğu gibi absidi Kudüs'e yönelik olarak yapılmış olması gereken Ayasofya'nın absidinin hafifçe kıbleye yönelik olmasıdır.


Terleyen Direk

Bu direk yapısı itibariyle nemli bir görünüm arzetmektedir. Üzerindeki delik, Hristiyanlık devrinden beri bulunmaktadır. Rutubeti emen direklerden hastalar şifa umduklarından, elleri ile delik açmışlardır. Bu direkle ilgili pekçok efsane vardır.


Ayasofya'nin Hiç Bilinmeyen Adı

Ayasofya (Hagia Sophia) ismi Yunanca “Kutsal Bilgelik” anlamına gelir. Ayasofya'nın Osmanlı'nın kullandığı farklı bir adı olduğu, Fatih'in 66 metreyi bulan vakıfnamesinde ortaya çıktı. Prof. Dr. Ahmed Akgündüz'ün araştırmalarında ortaya çıkan isim, İstanbul'un fethini simgeleyen: Fethiye Camii.


Restorasyon Çalışmaları

Böylesine değerli bir yapının bakımı da tahmin edilebileceği gibi son derece zor. 1992 yılından bu yana Ayasofya restorasyonda. Bu nedenle ziyaretçiler içeride kocaman bir iskele sürpriziyle karşılaşıyorlar.

Kaynaklar: Kiliseden Müzeye AYASOFYA CAMİİ (Akgündüz, Öztürk, Baş), Tercüman (Çelik ÇELİKYAMAN), Hürriyet (Nuray MESTCİ)

 


 

 



Ayasofya Câmii'nin Tarihi

Ayasofya Camii (Yunanca: Αγιά Σοφιά / Hagia Sophia), Bizans İmparatoru I. Jüstinyen tarafından M.S. 537 yılında İstanbul'un eski şehir merkezine katedral olarak inşa ettirildi. İsmi Yunanca "Kutsal Bilgelik" anlamına gelen bina, 532-537 yılları arasında, 6 yılda tamamlandı. Dünya’nın en eski ve en hızlı inşa edilen katedralidir. Günümüzde, dünyanın yüzölçümü bakımından dördüncü büyük katedrali olarak kabul edilir.

1500 yıllık tarihi olan Ayasofya, sanat tarihi ve mimarlık dünyasının baş yapıtları arasında yer alır. Başlangıçta bir kilise olarak inşa edilen ve Osmanlı döneminde camiiye çevrilen Ayasofya, günümüzde bir müze olarak hizmet vermektedir.


Doğu Roma dönemi

Ayasofya'nın içi Bizans tarihçileri (Theophanes, Nikephoros, Gramerci Leon) ilk Ayasofya'nın İmparator I. Constantinus (324-337) zamanında yapıldığını ileri sürmüşlerdir. Birinci Ayasofya’nın inşasına Konstantinos zamanında başlanmışsa da inşaatin 360 yılında tamamlandığı sanılmaktadır. Bazilika planlı, ahşap çatılı bu yapı, bir ayaklanma sonunda yanmıştır. Bu yapıdan hiçbir kalıntı günümüze gelmemiştir.

İmparator II. Theodosius, Ayasofya'yı ikinci defa yaptırmış ve 415'te ibadete açmıştır. Yine bazilika planlı bu yapı 532'de Nika ihtilali sırasında yanmıştır. 1936 yılında yapılan kazılarda bununla ilgili bazı kalıntılar ortaya çıkmıştır. Bunlar mabede girişi gösteren basamaklar, sütunlar, başlıklar, çeşitli mimari parçalardır.

İmparator Justinianus (527-565) ilk iki Ayasofya'dan daha büyük bir kilise yaptırmak istemiş, çağın ünlü mimarlarından Miletos'lu İsidoros ve Tralles'i Anthemios'a günümüze ulaşan Ayasofya'yı yaptırmıştır. Yapımına 23 Aralık 532'de başlanmış, 27 Aralık 537'de tamamlanmıştır. Miletli Isidore ve Trallesli Anthemius tarafından tasarlanan binanın Aralık 557 depreminden sonra zayıflayan kubbesi Mayıs 558'de çökünce farklılaştırılarak yeniden inşa edilmiştir. Anadolu, Mısır ve Yunan antik şehir kalıntılarından sütunlar, başlıklar, mermerler ve renkli taşlar Ayasofya'da kullanılmak üzere İstanbul'a getirilmiştir. Bu üçüncü Ayasofya’nın inşası tamamlandığı gün, Ayasofya o zamana kadar en büyük yapı olarak kabul edilen Süleyman Tapınağı’ndan daha büyük olduğundan İmparator Justinianus (Jüstinyen) halka yaptığı açılış konuşmasında “Ey Süleyman! Seni yendim” demiştir. Döneminin en geniş kubbesine sahip olan yapı, asırlar boyunca sık sık yenilendi. Ayasofya’nın Bizans döneminde birçok kez çöken kubbesi Mimar Sinan’ın istinat duvarlarını eklemesinden itibaren hiç çökmemiştir. Bu kubbe, katedral kubbeleri içinde çapı bakımından dördüncü büyük kubbedir .


Osmanlı dönemi

Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'a girişinin ardından ilk iş olarak Ayasofya'nın onarılmış olması dikkat çekicidir. Bazı rivayetlere göre cami tam kıble yönünde olmadığı için Fatih'in eli ile duvarı kıbleye doğru iterek düzelttiği anlatılır. Rivayetin kökeni aslında diğer en eski kiliselerde olduğu gibi absidi Kudüs’e yönelik olarak yapılmış olması gereken Ayasofya’nın absidinin hafifçe kıbleye yönelik olmasıdır. Ayasofya'daki papaz odalarını medrese olarak faaliyete başlatmış, İstanbul Üniversitesi'nin temeli sayılan bu medreseler 1934 yılında Müzeler Müdürlüğü tarafından her nedense yıktırılmıştır.

Fatih Sultan Mehmet tarafından döneminde camiye çevirilmiş olan Ayasofya, Osmanlılar arasında 500 yıl içinde İstanbul'un en önemli camilerinden birisi oldu. Yapıya çeşitli padişahlarca dört minare eklendi.

Ayasofya İstanbul'un fethi ile birlikte başlayan Türk döneminde çeşitli onarımlar görmüştür. Mihrap çevresi, Türk çini sanatı ve Türk yazı sanatının en güzel örneklerini içerir. Bunlardan kubbedeki ünlü Türk Hattatı Kazasker Mustafa İzzet Efendi'nin Kuran'dan alınma bir suresi ile 7.50 m. çapındaki yuvarlak levhalar en ilgi çekici olanıdır. Bu tahta levhalarda, Allâh, Muhammed, Ömer, Osman, Ali, Ebu Bekir, Hasan ve Hüseyin'in isimleri yazılıdır. Mihrabın yan duvarlarında ise Osmanlı padişahlarının yazıp buraya hediye ettiği levhalar vardır.

Sultan II. Selim, Sultan III. Mehmet, Sultan III. Murat ve şehzadelerin türbeleri, Sultan I. Mahmut'un şadırvanı, sıbyan mektebi, imareti, kütüphanesi, Sultan Abdülmecit'in hünkar mahfeli, muvakkithanesi, Ayasofya'daki Türk çağı örnekleri olup türbeler, iç donanımı, çinileri ve mimarisiyle klasik Osmanlı türbe geleneğinin en güzel örneklerini oluşturmaktadır.

Ayasofya 1935 yılında müze haline getirildi.


Mimari özellikleri

Ayasofya'nın yandan kesitiBizans dönemi mimarisinin ve sanatının en görkemli örneklerine sahip olan yapı, Mimar Sinan'ın yaptığı Süleymaniye ve Selimiye Camii'nin esin kaynağı oldu. 916 yıl kilise olarak kullanıldıktan sonra 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethi ile birlikte camiye dönüştürüldü ve cumhuriyetin ilanından sonra 1935 yılında Atatürk'ün emriyle müze olarak kullanılmaya başlandı.

Mozaikleriyle ünlü yapıyı 55.60 m. yüksekliğinde ve içten 30.80.-31.88 m. çapında 40 kaburgalı bir kubbe örtmektedir. Binanın ağırlığını 40'ı aşağıda, 67'si üst katta 107 sütun taşımaktadır. Mimari yönden incelendiğinde büyük bir orta mekân, iki yan mekân (nef), absis, iç ve dış nartekslerden meydana gelmiştir. İç mekân, 100 x 70 m. ölçüsünde olup, üzeri dört büyük ayağın taşıdığı 55 m. yüksekliğinde, 30.31 m. çapında kubbe ile örtülmüştür.

Ayasofya'nın mimarisinin yanı sıra mozaikleri de büyük önem taşımaktadır. En eski mozaikler iç narteks (Bizans kiliselerinde avluya verilen isim) ve yan neflerde altın yaldızlı geometrik ve bitkisel motifli olan mozaiklerdir. Figürlü mozaikler 9.-12. yüzyıllarda yapılmıştır. Bunlar İmparator kapısı üzerinde, absiste, çıkış kapısı üzerinde ve üst kat galeride görülmektedir. Üst galerideki, Meryem Ana’nın ve Vaftizci Yahya’nın da temsil edildiği büyük mozaikte İsa Peygamber’in yüzünün sağ ve sol yarıları birbirinden farklı olarak temsil edilmiştir. Bu özellik Leonardo da Vinci’nin ünlü eserinde de görülmekle birlikte, Ayasofya’daki bu mozaik 12.yy.’da yapılmış olduğundan Vinci’nin eserinden daha eskidir. Ayasofya'da, mevlut okuma balkonunun yanında, zeminde bulunan, çeşitli renklerde dairesel taşlar içeren, Yerin göbeği anlamındaki Omphalion (omphalos) adını taşıyan, kare biçimli alan, Bizanslılar'ca Dünya'nın merkezi olarak kabul edilmiş olduğundan Bizans imparatorlarının taç giyme törenlerine sahne olmuştur.

wikipedia.com

 


 

 


Ayasofya Cami

İstanbul’da Bizans devrinden kalan en ünlü yapıdır. 1453′te Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u almasıyla camiye çevrilmiş, 1935′te müze oluncaya kadar bu amaçla kullanılmıştır. Büyük Kostantinos’un İstanbul’u imparatorluk merkezi haline getrip kenti yeni baştan ele alması sırasında bugünkü Ayasofya’nın yerinde bir kilise yaptırılmış, M.S.326 yıllarına rastlayan bu ilk yapıdan sonra M.S. 360′ta imparatorun oğlu Konstantinos küçük geldiği veya bir depremde yıkıldığı için yapıyı yeni baştan daha büyük olarak ele aldırmıştır. Büyük kilise (Megale Ekklesia) adıyle anılan ve bazilikal bir plan gösterdiği sanılan yapı V. yüzyıldan sonra daha çok Hagia Sophia adıyle tanınmış ve bu ad sonuna kadar yaşamıştır.404 tarihinde bir ayaklanma sırasında yanan kilisenin yerine Theodosios II. devrinde 415′te yapılan yenisinin bazı kısımları bugünde görülmektedir. Bu yapının batı yüzünü süslediği anlaşılan sütunlu galeri ile narteks duvarlarını bir kısmı 1935 yılında yapılan kazılarla bugünkü Ayasofya’nın batı avlusunda ortaya çıkmıştır.

532 yılında çıkan yangından Ayasofya kurtulamamış, ayaklanmadan sonra Justinianos’un çağında ikinci bir örneği olmayacak büyüklükte ve özellikte bir yapı istemesi üzerine, devrin iki önemli mimarından Aydınlı Anthemios ile Miletoslu İsidoros sorumluluğu yüklenmişler, yangınların etkileyemeyeceği her türlü malzemenin en zengin şekilde kullanılacağı bir kilisenin yapımına girişmişler 537 tarihinde tamamlanan yapı, büyük bir açılış töreninden sonra imparatorun “Ey Süleyman seni geçtim” demesine sebep olacak kadar etkileyici olmuştu.

Zaman içerisinde birçok yangın ve deprem atlatan Ayasofya, 29 Mayıs 1453′te İstanbul’un Türkler tarafından alınmasından sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye çevrilmiş ilk Cuma namazı burada kılınmıştı. Camiye çevrilmesi sırasında yapının ana çizgileri korunmuş, figürlü mozaiklere bile dokunulmamıştır. Bunlar ancak Kanuni devrinde badanayla örtülmüştür. Güneydoğudaki büyük dayanak duvarların Fatih devrinde yapıldığı, ayrıca tuğla minarenin eklendiği kabul edilir. Sultan İkinci Bayezid devrindeyse kuzeybatıdaki ince minare, Sultan İkinci Selim devrinde de Mimar Sinan tarafından batıdaki iki kalın minare eklenmiş ve yer yer dayanaklarla kuvvetlendirilmiştir. Mimar Sinan’ın yaptığı dayanaklar ve onarımlar yapının bugüne kadar ulaşabilmesini sağlamıştır.

Bu yapının çevresinde Bizans devrinden kalan ek yapılar vaftizhane ve hazine dairesidir. Bu ek yapılardan vaftizhane Osmanlı devrinde Sultan Mustafa ve İbrahim’in türbesi olmuş, Sultan İkinci Selim türbesi Mimar Sinan, Sultan Üçüncü Murad türbesi de Davut Ağa tarafından yapılmıştır. Ayrıca Sultan Üçüncü Mehmed’in kendi türbesi, bir okul binası, Sultan Birinci Mahmud döenminden özellikler taşıyan bir şadırvan ve imaret yapının çevresinde yer alır.

Ayasofya, birçok özelliğiyle uzun yıllar birçok mimarı etkilemiş, çeşitli devirlerde gördüğü ek ve onarımlarla bugünkü şeklini almış bir yapıdır. Mimari ve süsleme zenginliğinin yanı sıra her devirde eklenen efsaneleriyle de büyük bir geçmişi içinde saklamaktadır.

 


 

>