Mine Alpay Gün,
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
İstanbul’un tarihi peyzajını öğrencilere tanıtmak için; İstanbul Büyükşehir Belediyesi bir oyun seti hazırlıyor. Bu sette bir Sultan Camiine yer verilmemiş olsaydı, kartel medyasının ilgisini çekmeyecekti. Ama Ayasofya’nın sete alınmaması, kartelin kalemlerini gazaplandırmakta gecikmiyor.
Ne ki Ayasofya’nın da görmezden gelinmesi affedilir bir cehalet değil. Adamlar “Ayasofya takıntısı” diye efelenmesinler diye değil. Herkes kabul etmelidir ki, hâlâ sırları çözülememiş bu devasa mabet, sadece İstanbul’un değil tüm dünyanın bir numaralı eseridir. Bu muhteşem yapıtın listeye alınmaması, ancak; küçük düşüncelerin eseri olabilir. Zira bazan küçük kafalar, şovenist duygulara çok alaka duyup, Bizans eserlerine burun bükerler. Hatta bakanlık bile yapmış okumuş-cahilin biri, geçmişte İstanbul surlarını yıkalım bile diyebilmişti.
Niçin yıkalım. Ecdadımız yıktı mı ki. Gencecik Osmanlı askeri, o burçları aşabilmek için kaynar sularla haşlandı. Ateş saçan güllelerle bin parçaya bölündü. Bugün için imkansız bir iman gücü ile top namlularının ucuna canlarını taktı. Bütün bu çetin mücadelelerin şahidi surlar değil yıkılmak, özenle korunmayı hak etmekte. Ecdat titizlikle korumuştur da... Surlar, muhasaranın hasarlarını gidermek için Fatih zamanında acilen tamir edildiği gibi, 1509’da vuku bulan ve “Küçük Kıyamet” denilen zelzeleden sonra da büyük bir tamir görmüştür. Osmanlı, surları değil yıkmak; o kadar bağrına basmış ki, bazen üzerine yüksek bir estetik anlayışla köşkler bile inşa etmiştir. İstanbul’un ilk kadısı Hızır Bey Çelebi’nin Dergâh-ı Âliye’de yazdığı, Fatih devri tamirlerini gösteren tezkirelerde; Acemi oğlanların, ulufecilerin, onların ağalarının; surların tamirinde himmeti geçtiği anlatılır. Hızır Bey 1459’da vefat ettiğine göre fetihle beraber bu tamir ve restore işinin başladığını anlıyoruz.
Tarihi eserlere zarar vermek, bir bağnazlığın, sanat ve estetik yoksulluğunun göstergesidir. Ne yazık ki bu tür bir kirlenmenin külleri sanat eserleri üzerini kapatmış günümüzde. Zindan kapısına yazı yazdırma ilk bizim müze müdürümüze nasip olmuştur. Hazinelerin sahtesi ile değiştirilmesi gibi hırsızlık türleri de topraklarımızda cereyan etmekte nedense. Üstelik yok edilen İslam eserleri ile Bizans eserleri boy ölçüşemez herhalde. Yol yapmak, meydan açmak bahanesi ile, medeniyet katilleri yüzlerce mescit ve türbemizi, medrese ve imaretimizi, yıkıp ortadan kaldırdılar. Ya da bedenlerindeki Arapça kitabe, latin harflerle oluşan inkılaba aykırıdır deyip binlerce bahtsız çeşmeyi, revakı, sütunu, kabir taşını, kütübhaneyi, muvakkithaneyi, dergahı yok ettiler.
Şimdi Bizansdan daha bizansçı bir ruhun İstanbul’un ufkunu karartmak istediğinin de farkındayız. Tekfur sarayını burçlardan daha yüksek olarak restore eden güruh, şehrin her tarafından görülmesini sağladıkları inancı ile kendilerini kutlarken... Orjinal planı nasıl yamulttukları gün gibi ortada oysa. Nerede görülmüştür, bir saray kendisini koruma amaçlı yapılmış surdan alçak değil de, yüksek tutulup tehlikelere hedef olsun.
Ecdat, İstanbul’un fethi ile eski eserleri özenle korumuşlar, kimi kiliseleri camiye çevirip çok saygı duymuşlar, kimi manastır ve kiliseleri de ibadet etmeleri için hristiyanlara bırakmışlardır. Camiye çevrilen kiliselerin mimarileri, süslemeleri, mozaik ve kalem işleri bozulmadan günümüze kadar gelmiştir. Fenari İsa Camii, Kariye Camii, Fethiye Camii, Küçük Ayasofya Camii, Zeyrek Camii hâlâ Bizans sanat eseri özelliklerini kuvvetle korumaktadırlar. Haçlılar 1203’de işgal ettiklerinde, İstanbul’u 60 yıl öylesine tahrib ettiler ki, Fetih ordusu geldiğinde bu felaketin izleri durmakta idi. O günleri Cotteler, şöyle anlatır: “Lâtinler binden fazla kiliseyi ateşe verdiler. Ayasofya’nın içine katırları getirip, orada bulunan hazineleri onlara yüklediler. Kutsal ibadetlerde kullanılan eşyaları ve gümüşleri eritip onlardan küpeler, kemerler, halhallar yaptılar. Başpapazların elbiselerini, kadın ve erkek giysileri, yatak örtüleri dikip, atlarının sırtına örttüler. Kutsal resimleri yaktılar, baltalarla keserek yakacak odun olarak kullandılar ya da evlerinin duvarlarına astılar veya üzerine oturmak için, ya da yer döşemesinde ve at yemliğinde kullandılar. Azizlerin ve İmparatorların mezarlarını yağmaladılar ve ölüleri soyarak üzerlerindeki altın ve gümüşü aldılar.”
Hristiyan işgalciler ve Müslüman Fatihlerin farkı. Ne yazık ki bugün Fatihlerin torunları paramparça, bölük pörçük. Ya aşırı Bizans sevdası ile Müslümanlara kan kusturmakta, ya da birtakım şovenist duygularla Bizansa hınç duymakta. İkisini de aşan kesim; kendinden emin, kendi kültürüne bağlı, diğer medeniyetlere de saygılı.