Fatih Aşkale
Bütün ulusların hayranlık duyduğu İstanbul, Roma imparatorluğunun başkenti Roma ma şehri gibi tepelerin üzerine kurulmuştur. Bu tepelerden ilki, konum ve tarihsel gelişimi açısından diğer tepelere göre özel bir yere sahiptir. İki taraftan Marmara ve haliçle sıkıştırılan tepenin boğaza doğru uzanan burnu, körfezin girişine doğru çıkıntı yaparak son bulur. Bu çıkıntıya bu gün saray burnu diyoruz. Saray burnu ve karşı kıyıda bulunan kara köy Bizans devrinde halicin kontrolünde önemli rol oynardı. Çünkü bu iki semtin arasına yerleştirilen zincirler sayesinde Bizans körfeze giriş yapacak gemileri kontrol eder ve haliç kıyılarının güvenliğini sağlardı.
Bilindiği üzere İstanbul'u fethe gelen 2. Mehmet'in (1451-81) donanması bu zincirle karşılaşmış ve halice girememiştir. Fakat kendisinin dahi olduğunu kanıtlarcasına ortaya attığı bir fikirle Dolma bahçeden kasım paşaya karadan getirilen gemiler sayesin de, Bizans şaşkınlığa uğrayacaktır ve mağlubiyeti kabule mecbur kalacaktır.
Birinci tepeden görülen manzara son derece gönül açıcıdır. Bu gerçi tüm İstanbul tepeleri için geçerlidir, ama Topkapı sarayının bulunduğu birinci tepenin sahip olduğu görünüm hepsinden güzeldir. Sultanlar gerek sarayın bahçesinde gezinirlerken gerekse sarayda otururlarken yeşil koruluklarıyla her iki kıyısını önlerine seren Boğazı seyredebilirlerdi: sağında tüm bahçeleriyle Kadıköy, ötede Marmara'nın adaları ve asyanın ormanlık dağları gözükmektedir.
Yakınında ise şehrin en ünlü bölümü Ayasofya ve Hipodrom yer alır, solunda şehrin tepelerinden bir kaçını görür; aynı zamanda kara denizden yada Marmara'dan yada Haliçten giden gelen gemileri seyredebilirlerdi. (1
şehrin kısa bir tarihi
İstanbul şehri yüz yıllar boyunca çeşitli işgaller görmüştü. Şehir 196 yılında Roma imparatoru septimus severus tarafından teslim alınmış. Bu işgal sırasında oğlu Antonius Caracalla'ın isteği ile şehir yeniden kurulmuştur ve babasından sonra imparator olmasıyla da şehrin adını Antoni'a olarak değiştirmiştir.
269'da Gotların,313 yılında Romalıların eline tekrar geçmiştir. 324 /yılında şehri alan Roma imparatoru 1. Costantinus, şehri yeniden kurmak mecburiyetinde kalmıştır. Bu zamana kadar küçük bir kasaba olan İstanbul bu imparator zamanında genişleyerek büyük çapta imar görmüştür. (2)
Bu imar faaliyetlerinden birisi şüphesiz dünya mimarlık tarihinin essiz şaheseri olan, gerek efsaneleri gerek mimari özelliği ve içini süsleyen mozaikleriyle sanat literatüründe ap ayrı bir yere sahip 326 yılındaki Ayasofyanın inşasıdır. 1. Costantinsun yaptırdığı bu bina çok küçük görüldüğünden veya diğer bir fikre göre, bir deprem sonunda yıkılmış olduğundan imparatorun oğlu costantios onu yeni baştan daha büyük ve süslü olarak yaptırmıştır. Açılışını 15 şubat 360 tarihinde törenlerle kutlamıştır.(3)
Basilika şeklinde ve üstü ahşap bir çatı ile örtülü olduğu tahmin edilen bu kilise, sarayın ve şehrin en büyük kilisesi olduğundan Megale Ekklesia (büyük kilise)diye anılıyordu.
Daha sonraları 5. yüz yıl dan başlanarak "ilahi Hikmetin karşılığı sayılan" Hagia Sophia adı ön plana geçmiş ve bu ad bütün Bizans devri boyunca devam etmiş. Türkler zamanında da Ayasofya şeklinde yaşamıştır.
Arkadiosun (395-408) eşi Ev dokianın Ayasofya önüne gümüş kaplamalı heykelini diktirmesi İstanbul patriği 1. Oannes krisostomas'un tepkisine neden olur. Bu tartışmadan patrik zararlı çıkarak sürgüne gönderilir. Bu olay halk tarafından hoş karşılanmayarak kısa sürede şehri saran bir isyana sebebiyet verir. 20 Haziran 404 de Ayasofya isyan sırasında yanar.
Ayasofya ikinci defa 2.Thedosi us zamanında mimar Rufinosa yaptırılmıştır. 10 Ekim 415 de, halkın ibadetine açılmış. Bu günkü Ayasofyanın batı avlusunda 1935 yılında yapılmış olan kazıda, toprak seviyesinden iki metre aşağı da, bu kilisenin batı yüzünü süslediği anlaşılan5,5m derinliğinde sütunlu bir galeri ile narteks (son cemaat yeri) duvarlarının bir kısmı meydana çıkartılmıştır.
Alman arkeoloklar, yapılan bu çalışmalar sonucu da bu yapının beş basamak merdivenle çıkılan önü sütunlu bir girişe sahip olduğu anlaşılmaktadır.
60,m genişliğinde olan bu yapıdaki araştırmalar şimdiki Ayasofyanın temellerinin tahrip olmaması için daha sonra durdurulmuş. 2. Thedosi'us Ayasofya sının ömrü de pek uzun olmamış. 532 yılında, ocak ayının 23. gecesi Hipodromda, Maviler ve yeşil kulüpleri arasında başlayan ve 1.Ustiniano'sun az kalsın tahtını kaybetmesine sebep olacak derecede genişleyen bir ayaklanmada "nika ayaklanması" şehrin büyük kısmı ateşe verildiği sırada Ayasofya da, yangından kurtulamamıştır. Ayaklanmanın kanlı bir şekilde bastırılması üzerine, imparator, Ayasofyanın o zamana kadar görülmemiş bir büyüklükte ve zenginlikte yeniden inşasına karar verir. O dönemde anlatılan bir efsaneye göre: yıkılan mabedi ihya etmek üzere hummalı arzularla kıvranan 1. justinianos, bir gece rüya görür. Rüyasında Ayasofyanın yerinde nurani bir aziz gezmekte ve her köşesin de bir miktar durmaktadır. Azizin elinde gümüş bir levhanın olduğunu görür.Bu levhanın üzerinde bir mabet resmi yer almaktadır.
O resmi görünce gözü ve gönlü su gibi akar. Tüm benliği iştiyak ateşiyle yanmaya başlamış, İçinden ,Yarabbi! Şu resim bende olsaydı ve ona göre bir mabed yaptırsaydım diye iç geçirmiş. O içini geçirirken aziz elindeki levhayı kendisine uzatıp al justinianos, binanı bu resme göre yap ve adını da Ayasof'ya koy demiş." Justinianos ‘da sabahleyin bütün mimarlarını çağırmış. İçlerinden Miletoslu mimar İsidoros elinde bir çizimle huzura çıkmış. Hayret edilecek bir şeyle karşılaşılmış! Resim imparatorun rüyasında gördü resmin aynısı imiş. Rivayete göre aziz o gece mimar İsidosun da, rüyasına girmiş, akıllı Mimar uyanır uyanmaz rüyasında gördüklerini kağıda çizmiş. (4)
İmparator bu rüyadan çok etkilenmiş olacak ki, vakit geçirmeden Aydınlı Anthemios ve Miletoslu İsidorosu inşaat için vazifelendirmiş. İmparator yapılacak yeni binanın yangına ve depreme karşı dayanaklı olmasını şart koştuğundan; kilisenin kemer ve kubbelerle örtülmesi ve yapı malzemesi olarak da hemen hiç ahşap malzeme kullanılmaması kararlaştırılmıştır.
Justinianos, inşa ettireceği yapının Hz. Ademden beri görülmemiş ve görülmeyecek bir mabet olmasını istemektedir. Hatta Hz. Süleyman'ın Kudüs de ki mabedini bile geçmesini ister. Hayalini gerçekleştirmeye karar veren imparator; yapılacak olan inşaata ekonomik olarak hiç bir kısıtlama getirmez. Mesela mabedin sadece Ambon (vaiz kürsüsü) ve suela mahfilleri için Mısır’ın bir yıllık geliri ayrılmıştır. (5)
Mimarlar ise eski arsanın küçük olmasından dolayı çevredeki binaları istimlak edip yıktırmaya ve inşaat için malzeme toplamaya başlamışlar.
Ayasofya nın yapımı için başta Efesos da Artemistekiler olmak üzere pagan (putperest) mabetlerin sütunları da İstanbul'a getirilmiştir. Atina, Roma, Baalbek ve Delf teki harabelerin malzemelerinden de yararlanılmıştır. Bunun yanı sıra o günkü dünyanın en meşhur mermer ocakları Ayasofya için çalışmışlardır.
Marmara adasından beyaz mermerler, Eğri boz adasından açık yeşil, cezayirden sarı renkli, Siga -dan damarlı pembe, Güney Batı Ana dolu dan kırmızı mermerler getirtilmiştir.
On bin amelenin yoğun çalışmasıyla, sınırsız malzeme varlığı sayesinde hemen hemen yapı beş yıl on ayda bitirile bilmiştir. Açılış merasimi için justinianos 14 at koşulmuş arabasıyla Ayasofya’nın kral kapısından girmiş ve hayalinin hakikate dönüşmesi üzerine gururuna kapılıp ellerini heyecanla açarak "Ey Süleyman! Seni geçtim"diyecektir. Bu gururlu imparator daha sağlığında 553-557 ve 559 yıllarında meydana gelen depremlerde kubbenin doğu kısmının yıkılmasına şahid olmuştur. Ekmek ve şarap dolabının durduğu yer ile Mukaddes ayin masasının yıkıldığını görmüş. Bunun üzerine 1. justinianosun emri ile İsidoros’un yeğeni genç İsidoros onarımı üslenmiş. Bu mimar kubbeyi 7 m yükselterek daha hafif malzemeden yapmıştır.
Açılış 23 Aralık 562'de justinianos tarafından Patrik Eulyhus eşliğinde yapılmıştır.
Bu Ayasofya, Bazilika ve merkezi yapının bir kesimi olarak tasarlanmış, kayalara kadar ulaşan dört büyük paye kubbeyi taşır. Kubbe kuzey batı ve güney doğuda yarı kubbelerle, uzun tarafları ise basık kemerlerle desteklenmiştir. İki katı, yan nefler, dış narteks ve iç narteksin üzerindeki galeri kubbe mekanını üç bir taraftan çevreler. (6)
Bu mekanı örtmek üzere tam ortada zeminden yüksekliği 55 m olan büyük bir kubbe yapılmıştır. Bu kubbe muntazam bir daire şeklinde olmadığından çapı 31, 24m ile 32-81 m arasında değişir. Fazla yayvan ve basık olan bu kubbe 558'yılında genç İsidoros tarafından kırk kaburgalı kasnağı pencereleri daha yüksek bir yenisi yapılmıştır.
Binanın ağırlığını taşıyan sütunların sayısı 107 adettir. Bunlardan 40 tanesi aşağıda 67 tanesi de yukarıdadır. Sütunların çoğu verde antico denilen yeşil somaki mermerden (alt kattaki sekiz büyük yeşil somaki sütun Ephesosda ki Artemis tapınağından getirilmiştir.)
Bir kısmı da, koyu vişne renginde Mısır portfirindendir. Fakat bütün sütun kaideleri justinianos ve karısının Theodora'nın adını veren markalarla( manogram)bezenmiş olan sütun başlıkları ve yere döşenmiş olan geniş mermer levhalar Marmara adasının meşhur beyaz mermerinden yapılmıştır.
Bizans döneminde bir akım olan ikonoklaşma (tefsircilik) döneminde Ayasofyadaki bütün figürlü resimlerin yok edildikleri bilinir. Bu akımın en büyük taraftarı imparator Theofilos (829-842) Ayasofya ya değer verdiğni göstermek için, antik çağa ait bir binadan alınmış tunçtan çok güzel bir çift kapı kanadını, kilisenin güney tarafındaki girişine taktırmıştır.
Depremlerden yana talihsiz olan Ayasofya 869 ve 986 yılında meydana gelen sarsıntıdan bazı bölümleri hasar görmüş ve 1. Basileios ve 2. Basileos döneminde onarılmıştır.
1203 tarihinde meydana gelen 4. haçlı seferinde , latinlere borçlu olan 4. Aleksios, Ayasofya'nın değerli eşyalarını latinlere bağışlamak zorunda kalmıştır.
Kısa süre sonra 1204’te batılı şövalyeler şehri ele geçirdiklerinde başka bir dine ait mabetmiş gibi Ayasofya yağma etmişlerdir. Kapıların kaplamaları altın sanılarak sökülmüş maddi ve manevi değeri çok yüksek olan pek çok eşya, Batılı kiliselere götürülerek yok edilmiştir.
Bizans imparatorları, 1204- 1261 yılarında İstanbul'u Latinlere bırakmak zorunda kalmışlardır.
Bu dönemde Ayasofya katolik Venediklilerineline geçmiş, 1261’e kadar süren işgal sırasında, 5 Latin imparator burada taç giymiştir.(7)
Ayasofya’nın yukarı katındaki güney galesinde yerden görülen mezar levhası, Venedik docu Henricus Dondola'ya aittir. 1204’te ölen bu zatın lahdi içindeki zırhlı elbise ve arması Fatih tarafından ressam Gentile Bellini’ye armağan edilmiştir.
1261’de, İznik Rum imparatoru tarafından İstanbul Latinler’den geri alınmıştır. Bunun üzerine Patrik Areniosun önderliğinde Latin adetlerine göre düzenlenen Ayasofya ayinleri Ortodoks mezhebine uygun hale getirilmiştir. Daha sonraları, 2. Andronikos, 6. Kantokuzenos tarafından restore edilen bina 1453'e kadar geçen süre içerisinde varlığını bu şekilde koruyabilmiştir.
İSTANBUL’UN FETHİ
29 Mayıs 1453 Salı sabahı İstanbul semaları top sesleriyle yankılanır. Sultan Fatih’in askerlerinin şehri kuşattığını gören halk Ayasofya’da toplanır. Son bir ümitle bu büyük kilisede kurtuluş dualarıyla ve ayinleriyle kubbeleri sarsarlar.
İnançlarına göre Türkler, Büyük kostantin sütununun yanına kadar geldiklerin de gökte yeşil bir melek zuhur edecek bunu gören Türkler, bir daha geri dönmemek üzere Asyada ki eski vatanlarına kaçacaklardır. İstanbul'a giren Fatih Ayasoya’ya doğru ilerler. Nihayet mabedin kapısına varıldığında kubbeyi sarsarcasına duyulan uğultular, içeri girildikten sonra yerini ürkek bakışlara bırakır. Halk sessizce beklemeye başlar ama Bizans papazlarının yıllarca kendilerine vadettiği mucize bir türlü gerçekleşmez. Onlar bu şekilde beklerlerken; Fatih fetih işareti olarak şu fermanı buyurur: "Tiz vakitte bu makamı mübarek bir cami-i kebir’e tahvil ola!" kısa zamanda hazırlanan yapı ismi değişmeden camiye çevrilmiştir. Fetihten sonra ilk Cuma namazını fatih hocası ak şemseddinin idaresinde burada kıldırdıktan sonra Ayasofya’nın Müslümanlara hizmet dönemi başlamıştır.
Fatih ilk önce Ayasofya’ya tahtadan bir minare yaptırmış. Sonra bunu kaldırarak caminin güney batısında ki bu gün görülen tuğla minareyi inşa ettirmiştir. 62 kişiyi Ayasofyanın hizmetine atamış ve bir vakfiye kurularak devamlı bakımlı kalmasını sağlamıştır.(8)
Ayasofya diğer padişahlar tarafından da her devirde büyük ilgi görmüştür. Zarif ince minaresi 2. Beyazid zamanında, caddeye bakan iki kalın minaresi ise 2. Selim zamanında yapılmıştır. 2. Selim bu minareleri Mimar Sinan’a inşa ettirmiştir.
Ayasofya’ya en fazla ilgi gösteren padişah 2. selin olmuştur. Tahta çıktığında Ayasofya'yı ziyaretlerinde narteks kısmının duvarlarında gördüğü mermer levhalar üzerine kazınmış yazıların ne olduğunu sormuş, bunları bir papaza okuttuktan sonra kaldırtmıştır.
Bu mermer levhaların bir kısmı 1. Süleyman'ın türbesinin saçaklarında ters çevrilerek kullanılmıştır. 3. Murat’da Fatih döneminde yapılmış olan mihrabı yenilemiştir. Türk sanatının en güzel örneklerinden olan minber ile zarif mermer mahfilleri binaya ilave ettirmiştir. Orta nefin iki yanında yer alan Helenistik döneme ait iki mermer küpde yine bu padişah tarafından Bergama'dan getirtilmiş. Mermerden yapılan vaiz kürsüsünü ise 4. Murad yaptırmıştır. Bu padişah duvarlara ve duvarların boş yerlerinin tezyinine çok önem vermiş, bu boşlulara Allâh'ın peygamberin ve dört halifenin isimlerini gösteren celi hatla yazılmış yazıları Tekneci zade İbrahim efendiye yazdırmıştır.
Ayasofya'yı Türk eserleriyle en fazla süsleyen hükümdar 1. Mahmud dur. Bu padişah mahfili yenilediği gibi caminin içine çok güzel bir kütüphane inşa ettirmiştir.Tunç şebekeleri devrinin bir şahaseri olan kütüphanenin 16. 17.18. yüzyıllara ait İznik ve Kütahya çinileri ile kaplı duvarları mükemmeldir. Kütüphane de bulunan 7274 yazma ve basma kitap bugün Süleyman iye kütüphanesinde bulunmaktadır.
Avluda yer alan 18. yüzyıl Türk mimarisinin en güzel örneklerinden biri olan şadırvan ile bu yapıya ilave edilen mektep ve imaret yine 1. Mahmut döneminde yapılan eserlerdir.
Ayasofya 2. Mahmut tarafından 1809-10'da sekiz yüz kese kadar para harcanarak onarılmıştır.
Bu onarımın yeterli olmadığı, Abdulmecid tarafından çok büyük çapta yapılan onarımdan anlaşılmaktadır. İsviçre asıllı mimar Gaspare T, fossat'ye verilen bu işin giderleri mirasçısı olmayan Şeyhülislam Mekki zade Mustafa Asım efendinin devlete kalan paralarından karşılanmıtır.
Fossati Ayasofya’da, eğrilmiş 13 sütunu düzelttiği gibi yapıyı baştan aşağı gözden geçirmiştir. Mozaiklerin kapatıldığı sıvalar yenilenerek bu onarımlar sırasında çıkan mozaik parçalarından da Lonzari adlı mozaik ustasına Abdulmecidin tuğrası işletilmiştir. Tekneci Zade İbrahim Efendi tarafından (1644-45)'de yazılan kare çerçeveli büyük levhalar indirilmiş yerlerine kazasker Mustafa izzet efendinin Allâh, Muhammed, İlk dört halife ve Hasan Hüseyin isimlerinin yazılı olduğu sekiz tane dev levha asılmıştır. 1894 yılında 2. Abdulhamid'in döneminde vuku bulan deprem İstanbul'u harabe haline getirmiş. Ayasof'ya bu sarsıntıda büyük çapta hasar görmüştür. Bu olayın ardında cami uzun süre kapalı kalmıştır.
1926 Yılında Avrupa basınında Ayasofya'nın yıkılacağı söylentisi çıkmış. Bu durumu değerlendiren hükümet bir uzman kadro ile inceleme başlatmış bu incelemeler sonucunda binanın temelinin büyük bir kaya parçası üzerinde olduğu anlaşılmıştır. Bunun sonucunda cami için herhangi bir tehlikenin olmadığı kamu oyuna duyurulmuştur.
AYASOFYA’DA İNCELEME
Amerikalı Thwhittemore Ayasof ya’da ki mozaikleri gün ışığına çıkarmak üzere (1931)'de Türk hükümetinden izin almıştır. Bu çalışmalar devam ederken 1934)'de bir akşam Atatürk sofrada Ayasof yanın müze yapılmasındaki düşüncesini gündeme getirmiştir. Bu konuşmadan sonra 24 kasım 1935 yılında Ayasof'ya resmen müze yapılmıştır.
Başlangıçta Ayasofya içindeki eşyalarla müze haline getirilmek istenmişse de bu fikir kabul görmediğinden halılar toplatılmış. İslam aleminin en büyük levhaları sayılan 8 levha indirilerek başka camilere nakli düşünülmüş ama hiçbir kapıdan geçmeyeceği anlaşılınca içerde bir yere istif edilmiştir. İçerde mecburen kalan bu dev levhalar 1950 den sonra tekrar yerine asılmıştır Bunlardan başka duvarlarda padişahların bizzat yazdıkları hat levhaları vardır.
Bunların arasında 2. Mustafa 3. Selim 2. Mahmud’un hattı olan levhalar ile Şeyhülislam Veliyüddin Efendi ve Mehmed Esat Efendinin hatları da vardır. Bu eserlerin çoğu Türk ve İslam Eserleri müzesine kaldırıldığı gibi bazıları da Sultan Ahmet camisine götürülmüştür.
Ayasof'ya camisi pek çok kurumu bünyesinde barındıran bir camidir. Bunlar arasındaki medrese, dış nartekse açılan esas kapılara karşı durunca, soldaki çıkıntı kütlenin hizasından soğuk çeşme yokuşu boyunca devam eden duvarlara kadar uzanan yere kadar külliye uzanırdı.
Fatih caminin inşaatı ilebirlikte kurulan semaniye medreseleri eğitimi bir arada toplamış ve buranın ilgisini düşürmüştü. 2. Beyazid döneminde bu durum değişmiş ve medreseler tekrar canlanmıştır.
Medreselerin 1934'den sonraki durumu, Ekrem Hakkı Ayverdi şöyle özetlemektedir.
1934 yılında Ayasofya'nın müze haline gelmesinden sonra müze müdürü tarafından 1935 yılında kaldırılmış ve iz kalmasın diye temelleri dahi sökülmüştür. (9)
Ayasofya'nın etrafını açmak için yapıldığı söylenen bu yıkım zamanında çok tepki almış, bunun üzerine aynı plan doğrultusun da tekrar inşa edileceği söylenmiş ise de bu çalışma gerçekleşmemiştir.
Ayasofya'nın dahili duvarları en nadir en güzel mermerler ve somakilerle kaplıdır. Kubbeleri ve kemerleri tamamen altın zeminli mozaiklidir.Binanın mozaiklerinde genel olarak üzerine ince bir altın varak yerleştirilmiş küçük cam parçalarından yapılmıştır.
Altın varak üzerine ayrıca ince bir cam yapıştırılmış olduğundan, altın varak dış etkilere karşı dayanmakta ve böylece mozaikler yüz yıllarca parlaklığını muhafaza etmektedir
Aynı şekilde yapılmış gümüş mozaiklerde vardır. Kırmızı, mavi, yeşil gibi renkli kısımlar ise renkli cam veya tabii renkli taşlardan elde edilen parçalarla işlenmişlerdir.
1.Justinianos zamanında yapılmaya başlanan mozaiklere, her dönemde eklemeler, hatta bazı dönemlerde tahribatlar yapılarak değiştirilmiştir. İkonaklast döneminde yapılan insan figürlü resimlerdeki tahribat kilise içinde günümüze kadar gelen insan betimlemeli mozaik süslemelerin 842'den sonra yapıldığını göstermektedir. Fatih Sultan Mehmed Ayasofya'yı cami olarak kullanırken bu mozaiklere zarar vermemiş10) sadece insan figürlerinin yüzlerini kapattırmıştır. Mozaiklerin tamamının sıvayla kapatılması 18. yüzyıl ortalarına doğru gerçekleşmiştir. Abdulmecid’in Gaspa re Fosat'ye yaptırdığı onarımlar sırasında sıvaları yenileyen mimar, sıva altındaki mozaiklerin resmini çizerek albüm haline getirmiş ve Sultan Abdulmecide bu albümü sunmuştur. Bu gün mozaik panoların bazılarının alt kısımları dökülmüş durumdadır. Bir başka söylentiye göre bilinen mozaikler 19. yüzyılda bazı kişiler tarafından sökülerek yüksek fiyatlara satıldığı da söylenilmektedir?
Ayasofya'ya girdiğimizde narteksleri geçtikten sonra kubbeli mekana varınca, solda etrafı bronzla kaplı delikli bir sütun görünür. İnanışa göre delik Meryem'in göz yaşıymış ve kim parmağını deliğe sokup gözlerine sürerse göz hastalığından kurtulurmuş.
Binada üst galeriye çıktığımızda naosta yapılan töreni izlemeye müsait geniş bir galeriye alanına geliriz.Ortadaki yeşil sütunlu bir yerden imparatoriçe ve mahiyeti ile devlet büyüklerinin eşleri aşağıdaki merasimi seyrederlerdi. Bu galeriyi gezerken karşımıza çıkan mermer kapıya, cennet, cehennem kapıları denir. Kapının sağ tarafı bitki motifleriyle cenneti, düz olan diğer yüzü ise cehennemi tasvir eder.
AYASOFYADA BULUNAN PADİŞAH TÜRBELERİ
Sultan 2. Selim türbesi: 1574 yılında ölen 2. Selim adına 1577 yılında yaptırılmıştır.
Türbenin içinde; Kendisi, hasekisi (eşi) ve 3. Muradın annesi ; Nur bânû Sultan, kızı ve Piyale paşanın eşi Hâce Gevher sultan, kızı ve Sokullu Mehmet Paşanın eşi Esmihan Sultan, diğer kızı ve Siyavuş Paşanın eşi Fatma Sultan. Sultan 3. Muradın tahta çıkışında boğdurulan Süleyman, Osman, Cihangir, Mustafa, Abdullah adlarındaki beş kişi. 2. Selim, şehzadesi, 3. Muradın yirmi bir şehzadesi, 3. Muradın on üç kızı gömülü olarak bulunmaktadır. Toplam sanduka sayısı 44 dür.
Sultan 3. Muradın türbesi Mimar Davud Ağa tarafından 1599 yılında yapılmıştır. Türbe içinde: kendileri, eşi ve Sultan 3. Mehmedin annesi Safiye Sultan, kızı Fatma Sultan. Sultan 1. Ahmed şehzadesi Sultan kasım, on dokuzu Sultan. 3. Mehmedin tahta çıktığı sırada şehid edilen toplam yirmi adet Sultan. 3. Muradın şehzadeleri. 3. Mehmedin üç şehzadesi, iki kızı, Sultan İbrahim'in bir şehzadesi ve iki kızı. 3. Muradın kızı Mihrimah Sultan ve diğer kızı Fahri Sultan, diğer yirmi kızı gömülü bulunmaktadır. Sanduka sayısı 54 dür.
Sultan 3. Mehmet türbesi: Türbe 1608 yılında Mimar Dalgıç Ahmet tarafından inşa edilmiş. Türbede kendisi, eşi ve Sultan 1. Ahmedin annesi Handan Sultan 1. Ahmedin üç şehzadesi, altı kızı, 3. Muradın 14 kızı, yine 3. Muradın kızı Ayşe Sultan bulunmaktadır. Sanduka sayısı 26dır.
Sultan Mustafa ve Sultan İbrahim Türbesi : türbe içinde iki kere padişah olan Sultan 3. Mehmedin oğlu Sultan 1. Mustafa, ve kardeşi ve çocuğu, 1. Ahmedin oğlu Sultan İbrahim, Sultan '. Ahmedin şehzadesi İbrahim, Kaya Sultan, 4. Muradın kızı Esma Sultan, 1. Ahmedin kızı ve Bayram Paşanın eşi Hanzâde Sultan . Sultan 1.Ahmedin kızı ve Kenan Paşanın eşi Burnaz Atîke Sultan ve sekiz adet kız Sultan gömülüdür. Sanduka sayısı 15dir. (11)
DİP NOTLAR
1 Petrus Gyllıus, İstanbul un Tarihi Eserleri, Eren yay. İst.1997s.41 /
2 Orhan bayrak, ansiklopedik İstanbul Rehberi, Sümer, yay. İstanbul1980,s,5 /
3 "Ayasofya" İnönü Ansiklopedisi, Milli Eğitim Basın evi, Ankara 1950c4s,357
4 İskender pala "Ayasofya ve şiir" Tarih ve Medeniyet, sayı,47/ Şubat 1998,s,10.
5 Celal Esat Ar seven, Eski İstanbul, Çelik güler soy vakfı yayını İstanbul1989,s, 145
6 Wolfgang Müller wıener, İstanbul'un Tarihsel Topografyası, yapı krediyay, İstanbul2001,s,85
7 Semavi Eyice "Ayasofya" İstanbul Ansiklopedisi,c1,s,448
8 İlhan Akşit, İstanbul, Sandoz yay, s,130
9 Emin önü camileri, Türkiye Diyanet vakfı, İstanbul1987s,30
10 Halil Ethem Eldem, Camilerimiz, İstanbul Kanat kitap İstanbul1933s,104
11Ayvan sarayî Hafız Hüseyin, Camilerimiz Ansiklopedisi, Aile ve kültür kitaplığıyay, İstanbul1987c1s,28


