Geçtiğimiz 1 Şubat günü, Ayasofya Camiinin müzeye çevrilişinin 80. yıldönümüydü. “Tarihin yorumu” köşesinde bu konuya kısaca değinmiştik. Aynı konuya yeniden temas etmemizin sebebi, Şanlıurfa Yenişehir’den Melahat Uluç kardeşimizin mektupla sorduğu soru. Sorunun hülasası şöyle: “Osmanlı İstanbul`u fethettikten sonra, yani 1453’te Ayasofya Kilisesi camiye çevriliyor. Oysa Osmanlı, farklı inanç ve kültürlerin himayecisi, koruyucusu olarak biliniyor. Sultan Fatih, başka dinden olanları ibadetinde hür ve serbest bıraktığı gibi, ibadethanelerine de ilişmemiş. Peki, o halde nasıl oluyor da Hıristiyanların dokuz asırlık mabedi ellerinden alınıp camiye çevriliyor? Bu hal bir çelişki arz etmiyor mu? Meselenin aslı nedir, izahı nasıldır?”
Bu mesele, geçmişte olduğu gibi, günümüzde de yer yer gündeme geliyor. Üzerinde zaman zaman tartışma dozu yüksek fikri sohbetler yapılıyor. Yani, bu tartışma konusu yeni olmadığı gibi, 1500 yıllık tarihe tanıklık etmesi ve üzerinde gizli–açık birçok hesabın bulunması hasebiyle, Ayasofya, daha uzun süre gündemde kalmaya devam edecek. Şimdi, yukarıdaki sualin cevabına geçmeden evvel, bu fevkalade önemli ve sembolik değeri yüksek kadim mabedin tarihçesine kısaca bir nazar edelim.
Ayasofya’nın şu anki yerinde, ilk kilise 12 Mayıs 360 yılında inşa edildi. O devirdi Bizans’ın en büyük mabedi olan bu kilise, 44 yıl sonra çıkan bir yangın sonucu harabeye döndü. 415’te onun yerine yapılan yeni kilise de, 532 yılında çıkan yangın neticesi bir kez daha harap oldu. İşte bu ikinci harabiyetten sonra İmparator Justinianus, insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş büyüklükte, aynı zamanda yangınlara, depremlere karşı harap olmayacak ve gelecek çağlarda de kendini gösterebilecek sağlamlıkta bir eser yaptırmaya karar verir. Bu karar hemen uygulamaya sokulur. Beş yıl süreyle aralıksız devam eden bina inşaatında, günlük olarak tam bin kadar insan çalıştırılır. İmparator Justinianus, açılış merasimindeki konuşmasında Hz. Süleyman’ın (a.si) mabedini hatırlatarak şunu söyledi: “Ey Süleyman! Bu eserle seni de mağlup ederek geride bıraktım.” Doğu Roma’nın (Bizans’ın) sembol eseri olan Ayasofya, 900 seneden fazla kilise olarak kaldı.
İstanbul’un fethinden evvel, Konstantinapolis, uzun süre Katolik Haçlıların(Latinler) işgali altında kaldı. Bu işgal döneminde, İstanbul’un birçok zenginliği gibi, Ayasofya’nın kıymetli eşyaları da talan edildi. Bu değerli eşyalar arasında, özellikle avizelerde kullanılan 20 tonluk gümüş işlemeler de vardı. Bu şekilde soyulup talan edilen Ayasofya, bir daha da yenilenmedi ve kendi kaderine terk edildi. Sembolik değeri hala yüksekti, fakat büyük çapta harabeye dönmüştü. İstanbul’u Bizans’tan alan Sultan Fatih’in ilk icraatlarından biri, Ayasofya ile ilgilenmek oldu. Daha ilk günden itibaren, harap yerlerinin tamir edilmesi emrini verdi. Keza, aynı anda bu mabedi kiliseden camiye çevirdiğini ferman eden Fatih, burada ilk hutbeyi bizzat kendisi okudu ve ilk cuma namazını da yine bu mabette Akşemseddin’in (rahmetullahialeyh) arkasında eda etti. Fatih, Ayasofya’nın kıblesi gibi mahiyetini de değiştirdi; ancak, ismine dokunmayıp aynen bıraktı.
Bilahare, Ayasofya hakkında bir vakfiye hazırlatan Sultan Fatih, bu mabedin kıyamete kadar cami olarak kalmasını vasiyet etti. Dahası, kim ki bu mabedi cami olmaktan çıkartırsa, onun üzerine Allâh’ın, meleklerin ve bütün insanların lanetini yağdırdı. Ayasofya Camii, 1 Şubat 1935`te mahiyeti hala meçhul bir “Bakanlar Kurulu Kararı”yla, mabed olmaktan çıkartılarak “müze” haline getirildi.
Meseleye hangi açıdan bakılırsa bakılsın, Ayasofya bir semboldür. İnşası zamanından 1400’lü yıllara kadar Bizans debdebesinin bir sembolü olan Ayasofya, bir ara Latin işgalinin de gözde eseri oldu. Aynı şekilde, İstanbul fethinin de sembolüdür, Ayasofya. Maddeten teslim alınan bu şehrin, manen aynen bırakılması söz konusu olamazdı. Manevi fetih için de, bir değişim şart idi. İşte, bunun için de Ayasofya camiye çevrilerek, İstanbul’un maddi tapusu gibi manevi tapusu da alınmış oldu. (Bu arada, diğer normal kiliselere ilişilmediği gibi, Hıristiyanların ibadet hürriyetine de hiçbir şekilde müdahale edilmedi.)
Ayasofya’nın değiştirilmesine en güzel örnek, Mekke’nin fethinden sonra içi putlardan temizlenen Kabe’nin durumudur. Kâbe’ye hiç dokunulmasaydı, manevi fetih de gerçekleşmiş sayılamazdı. Ayasofya’nın 1935`ten sonraki hazin durumu ise, manevi fethin gölgelendiğinin bir göstergesi mahiyetinde olduğu gibi, Fatih’in hazırlattığı vakfiyenin de, kendi torunları tarafından manen çiğnendiğinin bir ifadesi olsa gerektir. Şair, boşuna nida etmemiş:
Ulu mabed, neye hicrana büründün böyle, Fatih’in devrini bir nebzecik olsun, söyle!..
Evet, Ayasofya, ne yazık ki Fatih’in devrindeki gibi hür değildir, bugün. Onun içindir ki aynı şair, “Ayasfoya’yı kapatanlara da, açmayanlara da” söylemiş söyleyeceğini.