Ayasofya’nın bugünkü melûl mahzun duruşu, şu Müslüman milletin yüreğinde derin bir hicran yarasıdır ki, ona duyulan alaka hemen her vesileyle uyanıyor, tırmanıyor, had safhaya kadar çıkıyor... Dünkü “Kaderi ve kederiyle Ayasofya” başlıklı yazımız da, yine aynı alakanın uyanmasına bir vesile oldu. Sevinerek, ümitlenerek ve memnuniyet duyarak görüyoruz ki, insanımız bu kutsî meseleye karşı son derece duyarlıdır. İnanıyoruz ki, giderek artan ve günden güne yoğunlaşarak devam eden bu sıcak ve samimi duyarlılık boşa gitmez, mukabelesiz kalmaz. İnşaAllâh, umumi bir dua ve temenni hükmüne geçer de, kuvvetli bir tesir meydana getirir.
Bu konuyla ilgili olarak bizi arayan, yahut mesaj gönderen çok sayıda okuyucumuz var. İlgilerine teşekkür ediyor, takdir ve dualarına “Bilmukabele” diyoruz. Bütün suallere cevap, bütün taleplere karşılık vermede yetersiz kalsak da, en azından umumun hissiyatına tercüman olmaya gayret ediyoruz. Kimi genç okuyucularımız, Sultan Fatih’in yazdırdığı “Ayasofya’nın vakfiyesi” hakkında biraz daha geniş bilgi istiyor. Hemen aktaralım. Sultan Fatih, hazırlattığı vakfiyenin metnine şu ifadeleri koydurmuş: “...İşte, Ayasofya’yı camiye dönüştüren bu vakfiyemi kim değiştirirse, Allâh’ın, peygamberlerin, meleklerin, bütün idarecilerin ve dahi bütün Müslümanların laneti ebediyen onun ve onların üzerine olsun. Azapları hafiflemesin. Haşir Gününde yüzlerine bakılmasın. Kendilerine şefaat eden hiçbir kimse bulunmasın. Kim bunları işittikten sonra, hala bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır. Allâh’ın azabı onlaradır. Allâh işitendir, bilendir.”
Daha geniş bilgi için, şu iki eserin ilgili sayfalarına müracaat edilebilir:
1– Ayasofya Camii; Dr. Pelil İlhan Akçay, s. 28. 2– İslam Tarihi; Asım Köksal, c. 9, s. 370.
Kıymetli okuyucularımızın bazısı da, isim vermeden iki-üç mısrasını naklettiğimiz Ayasofya şiirinin sahibini merak edip soruyor. Bir destanı andıran o kahırlı–hüzünlü şiirin sahibi merhum Arif Nihat Asya’dır ki, şöyle diyor:
Ulu mabed, neye hicrana büründün böyle, Fatih’in devrini bir nebzecik olsun, söyle!..
Beş vakit loşluğunda saf saftık; davetin vardı dün ezanlarda Utansınlar seni, ulu mabed; kapayanlar da, açmayanlar da!
Ayasofya’nın bugünkü haline bakıp derinden hislenen, kahırlanan, hüzünlenen birçok şairimiz var. Bunlardan iki-üç misal daha zikrederek bitirelim. İşte Ali Ulvi Kurucu’nun ürpertici feryadı:
Mahvoldu hayalim, bu nasıl korkulu rüya? Şaştım; neyi temsil ediyorsun Ayasofya?
Bedirhan Gökçe’nin “Ayasofya garipti” şiirinden:
Dolaştım İstanbul'u sabaha karşı Aşiyan, Eyüpsultan, Kapalıçarşı İçimdeki hüzünle durdum önünde, Ayasofya garipti, ben ağlamaklı.
Şimdi Eyüp`teyim ben, sabah namazı, Hiçbir yerde bulamam burdaki hazzı. İndim Sultanahmet`e bir hüzün sardı, Ayasofya garipti, ben ağlamaklı.
Gözlerim kan çanağı, çıktım dışarı, Caminin tam önünde, simitçi çaycı. Kan kırmızı o çayda, yine o vardı, Ayasofya garipti, ben ağlamaklı.
Ve son olarak, Osman Yüksel Serdengeçti’yi mahkemelik eden uzun Ayasofya şiirinden kısacık bir bölüm:
Ayasofya! Ayasofya!...Seni bu hale koyan kim? Seni çırılçıplak soyan kim?!...
Fethin, Fatih'in mabedinden kitab-ı mübini, Bu ulu dini kaldıran kim? Dinimize, imanımıza saldıran kim? Mabedimin göğsüne uzanan namahrem eli, Kimin elidir?!... Söyle Ayasofya, söyle. Seni puthane yapan hangi delidir?!...