Ayasofya’yı birkaç kez inşa ederek büyük bir mabet haline getiren Bizans imparatorları, kendi devletleri, milletleri hesabına elbette ki tarih yazdılar. Keza, Hz. Muhammed’in (a.s.m) müjdesine nail olarak Kostantiniye’yi fetheden ve fethin sembolü olarak da Ayasofya’yı camiye çeviren Fatih Sultan Mehmed, sadece Türk ve İslam dünyası itibariyle değil, dünya çapında ve bütün insanlık alemi itibariyle de destansı bir tarih yazdı. (Fatih, ayrıca bir vakfiye de yazdı ki, en meşhuru “Ayasofya Vakfiyesi”dir. Manevi olduğu kadar medeni, örfi, ananevi, tarihi ve siyasi öneme de sahip olan bu vakfiyenin can alıcı bazı paragraflarını aşağıda okuyacaksınız.) Evet, Ayasofya’yı camiye çeviren ve bu mabedin ebede kadar cami kalmasını isteyen Fatih, örfüne, inancına uygun bir tarih yazdığı gibi (1453), bu mabedi cami olmaktan çıkaran ve burayı muammalı bir kararname ile müzeye çevirten (1935) siyasi cereyan da kendine göre bir tarih yazmış oldu. Ama tersinden, ama düzünden; sonuçta yazılan bir tarihtir ve yaşanan tarihin bir dönüm noktasıdır.
Öte yandan, Kur'an okunmasını serbest kılan, ezan-ı Muhammedi’yi yeniden aslına çevirmeye muvaffak olan (1950) Demokratların bir başka önemli hizmeti, mahzun mâbed Ayasofya’yı yeniden ibadete açmak olacaktı. Ancak, 1960 senesinde kanlı bir darbe ile iktidardan düşürüldüler ve bu hizmet ileriki bir tarihe talik edilmiş oldu. Hiç şüphesiz, Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması, yine unutulmaz bir tarihi hadise olacak ve yetkililerle sorumlular, ancak o zaman Fatih’in vakfiyesindeki “lanet”in hissedarı olma durumundan kurtulma şansına sahip olabilecek.
Aşağıda okuyacağınız bölüm, Fatih Sultan Mehmed’in hazırlatmış olduğu “Ayasofya Vakfiyesi”nin tercümesinden iktibastır. Bu iktibasın kaynağı, “Üç Devirde Bir Mabed: Ayasofya” isimli kitap. Osmanlı Araştırmaları Vakfının yayınları arasında çıkan bu kitabı hazırlayanlar ise, araştırmacı akademisyenlerden Ahmet Akgündüz, Said Öztürk ve Yaşar Baş. Bu değerli heyet, yıllarca emek vererek hazırlamış oldukları eserin içinde 168 sayfalık “Ayasofya Vakfiyesi”ne özel bir önem vermiş ve tamamını tercüme ederek kitaba aktarmışlar. Şimdi, bu tarihi vakfiyenin sonlarından birkaç paragrafı birlikte okuyup mütalaa edelim...
“...Bütün bu şerh ve ta’yin eylediğim şeyler, tesbit edilen şekilde ve vakfiyede yazılı haliyle vakfı olunmuştur. Şartları değiştirilemez, kanunları tağyir edilemez. Asılları, maksatları dışında bir başka hale çevrilemez. Tesbit edilen kuralları, kaideleri eskitilemez. Vakfa herhangi bir şekilde müdahale, Allâh’ın diğer haramları gibi haramdır. Levhi, Kalemi, Arşı, Kürsi’yi, gökleri ve yeri koruyan Allâh’ın hıfzı ve inayetiyle mahfuzdur. Üzerinden süre geçtikçe, bu vakfı te’kid edecektir; zaman yenilendikçe, vakfı daha da yerleşecektir. Allâh’a ve O’nun ru’yetine iman eden, âhirete ve heybetine inanan hiçbir kimse için, sultan olsun, melik olsun, vezir olsun, bey olsun, şevket ve kudret sahibi biri olsun, hakim veya mütegallib (diktatör) olsun... kısaca insanlardan hiçbir kimse için, bu vakıfları eksiltmek, değiştirmek, tağyir ve tebdil eylemek, vakfı ihmal edip kendi haline bırakmak ve fonksiyonlarını ortadan kaldırmak, asla helal değildir. Kim ki, bozuk teviller, hurafe ve dedikodudan öteye geçmeyen batıl gerekçelerle, bu vakfın şartlarından birini değiştirse veya kanun ve kurallardan birini tağyir ederse, vakfın tebdili ve iptali için gayret gösterirse, vakfın ortadan kalkmasını veya maksadından, gayesinden başka bir gayeye çevrilmesine kast ederse, vakfın temel hayır müesseselerinden birinin yerine başka bir kurum ikame eylemek ve vakfın bölümlerinden birine itiraz etmek dilerse veya bu manada yapılacak değişiklik veya itirazlara yardımcı olur yahut yol gösterirse; veya şer’i şerife aykırı olarak vakıfta tasarruf etmeye azm eylerse, mesela şeriata ve vakfiyeye aykırı ferman, berat, tomar veya talik yazarsa, kısaca batıl tasarruflardan birini işler ve yahut bu tür haksız işlemlerini yalanlar yumağı olan hesaplarına ilhak ederse, açıkça büyük bir haram işlemiş olur; günahı gerektiren bir fiili irtikap etmiş olur; Allâh’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti üzerlerine olsun. Ebediyyen cehennemde kalsınlar. Onların azapları asla hafifletilmesin ve onlara ebediyyen merhamet olunmasın. Haksız bir şekilde bu vakıflara tağyir, tahrif ve iptal şeklinde müdahale ve tecavüz eyleyen insan, ölümle karşılaştığı anı, sekerât-ı mevti, kabri müşahede ettiğinin, onun karanlığını, tabutu ve onun içindeki yalnızlığı, vahşeti, Münker ile Nekir’in sorgulamasındaki dehşeti, bütün insanların Alemlerin Rabbi’nin huzuruna çıkacağını, o gün hiçbir nefsin bir diğer nefis için hiçbir şeye malik olamayacağını ve o gün her şeyin dizgininin Allâh’ın elinde olacağını hatırlasın. Kim, Allâh’ın kitabına, Resulullah’ın sünnetine muhalefet ederse, haramları helalleştirmeye çalışırsa, Müslüman kardeşinin vakıflarını bozmaya, hayırlarını tahrip etmeye ve hasenatını iptal eylemeye gayret gösterirse ve müminin hayır müesseselerini işlemez hale getirmeye taarruz ederse, artık Allâh’ın gadâbı ile dönmüş olur ve son durağı, son oturağı cehennemdir.” (Age, 310-311.)