Yavuz Sultan Selim, Mısır seferinden beraberinde getirdiği Hırka-i Saadet'i makam odasına yerleştirmiş, yanıbaşında yirmi dört saat Kur"an okunmasını istemişti. Beş asra yakın zamandır mülk ü milletin selâmeti için devam eden bu gelenek yine gündemde.
Osmanlı'nın, temelleri Fatih tarafından atılan idare merkezi Topkapı Sarayı, yaklaşık beş asırlık bir geleneğiyle gündeme geldi geçtiğimiz hafta. Gazetelere yansıyan bilgilere göre, Hırka-i Saadet Dairesi"ndeki 24 saat Kur"an okuma geleneği sona erdirilmek ya da CD vasıtasıyla mekanik bir düzeneğin icrasına indirgenmek isteniyordu. Oysa bu gelenek Emanetlerin İstanbul'a gelişiyle birlikte Yavuz Sultan Selim tarafından başlatılmıştı. Yavuz kendisinin de içlerinde bulunduğu kırk hafızı bu işle görevlendirmişti.
Gelenek 1920 yılında kesintiye uğramış, ara ara tekrar canlandırılmaya çalışılmış, en son İsmail Kahraman"ın Kültür Bakanı olduğu dönemde yeniden yirmi dört saat icrasına başlanmıştı. Son zamanlarda gündüzleri Hırka-i Saadet Dairesi"nde fakat Hasoda"nın dışında yaptırılan bir kulübede, geceleri de güvenlik gerekçesiyle daire dışında okunuyordu. Kadro yetersizliğinden geceleri göstermelik olarak bir hafız nöbete kalıyordu; bir kişinin bütün gece Kur"an okuması mümkün değildi. Kadronun bir kısmı gişelere vs. kaydırılmıştı. Şimdi ise Kuran"ı Kerim"in CD aracılığıyla okunması için girişimlere başlanmıştı.
Bazı gazetelerde ise bu iddialara cevap verir mahiyette yazılar kaleme alındı. Bunlara göre tarihin hiçbir döneminde Hırka-i Saadet"in yanında 24 saat kesintisiz Kur"an okunmamıştı. Gündüz Hırka-i Saadet Dairesi"nde okunur, geceleri ise güvenlik sebebiyle dairenin kapıları kilitlenir, okumaya dışarıda devam edilirdi. Şimdi ise geceleri CD ile okunarak gelenek daha güzel bir şekilde devam ettirilecekti.
Sultan Selim kanununca...
Yavuz Sultan Selim, Mısır seferini tamamlayıp İstanbul'a dönerken, Mekke Şerifi ile Mısır"daki Abbasi halifeleri nezdinde ve İskenderiye hazinesinde bulunan bir kısım "Eşya-i Mübareke"yi beraberinde getirmişti. Diğer İslâm ülkelerindeki Emanetlerin de padişahlar nezdinde toplanmasıyla asırlar içinde İstanbul"da paha biçilmez bir hazine meydana geldi. Hazreti Muhammed Aleyhisselâm"a, diğer peygamberlere, sahabelere, İslâm büyüklerine, mukaddes mekânlara ait bir kısım hatıralardan oluşan bu Emanetlerin en mühimleri Hazreti Peygamber"in (s.a.v) bir nevi hilafet alâmeti olarak görülmeye başlanan hırkası ile zât-ı seniyyelerine mahsus sancağı idi.
Yavuz, İstanbul"a getirdiği "Emânât-ı Mübâreke"yi, Topkapı Sarayı"nın Enderun denilen iç avlusundaki Hasoda"ya yerleştirdi. Fatih devrinde inşa edilen Hasoda, padişahların makam odasıydı. Padişahlar devlet işlerini burada görür, burada yer içer, burada dinlenir, burada ibadet ederlerdi. Hasoda"da padişahın yanı sıra maiyyetini oluşturan yüksek rütbeli subaylar da bulunurdu. Kırk kişiden oluşan Hasodalı ağalar sarayın en üst düzey görevlileriydi. Enderundaki çeşitli koğuşlarda yetişen ağaların en kabiliyetlileri Hasoda"ya alınırdı.
İkinci Murad tarafından Edirne'de Eski Sarayda tesis edilen Enderun-ı Hümayun gerçek hüviyetine Fâtih Sultan Mehmed"in Topkapı Sarayı"nı yaptırmasıyla kavuştu. İkinci Bâyezîd, Enderun mensuplarının görevlerini belli bir tâlimâtnâmeye bağladı. Yavuz Sultan Selim"le birlikte Hasodalıların görevlerine bir yenisi daha eklenmiş oldu; Mukaddes Emanetler onların muhafazasındaydı artık. Hırka-i Saadet"in başmuhafızı bizzat padişah olup onun bulunmadığı zamanlarda bu görev tülbent ağasına aitti. Dairenin temizliğini yapmak, buhur yakıp gülsuyu serperek devamlı güzel kokmasını sağlamak da ağaların görevleri arasındaydı.
Yavuz Sultan Selim, hangi manevi saikledir bilinmez bir usûl daha ihdas etti: Hırka-i Saadet"in yanıbaşında Kur"an okunması. Hasodalı ağalar, ikişer ikişer nöbete girecekler, Peygamber"in (s.a.v) aziz hatırasının yanıbaşında yirmi dört saat aralıksız Kur"an-ı Kerim okuyacaklardı. Gece-gündüz huzur-ı peygamberîde ve huzur-ı ilâhîde bekleyerek din ü devletin muhafazası, mülk ü milletin selâmeti için manevi bir nöbete devam edeceklerdi. Herkesin huzur içinde uyuyabilmesi için onlar uyumadan, hatta bir an gözlerini kırpmadan Hakk"ın dergâhına yönelmiş bekleyeceklerdi. Üstelik bu nöbet bizzat padişahın odasında, sarayın en yüksek vazifelilerince tutulacaktı.
Yakın zamana kadar büyük camilerin hepsinde geceleri nöbetçi kayyumlar bulunur, sabaha kadar ibadet eder, Kur'an okurlardı. Belki de kaynağını Mescidi Nebevi'deki Ashabı Suffe'den alan bu usûl camilerin güvenliğini sağlarken bu mekânların geceleri de ibadetsiz, Kur'an'sız kalmamasını temin ederdi.
Söylenegelenin aksine padişah, Hırka-i Saadet"te Kur"an okunması için kendisinin de içinde bulunduğu kırk hafız görevlendirmemişti. Bu hizmeti, üst düzey bir dairenin -kendisinin de dahil olduğu- seçkin mensuplarına tahsis etmişti. Hasodalıların hepsi hafız değildi şüphesiz. Ama hepsi eğitimleri sırasında Kur"an-ı Kerim kıraatini mükemmelen öğreniyorlardı. İstanbul ağzı denilen kıraat tavrı en güzel Enderun"da talim edilirdi. Üstelik hepsi "ilm ü fenn-i musikî"ye vâkıftı. İlahilerle kıldıkları teravihler "Enderun usûlü" adıyla meşhur olmuştu.
Yavuz kanununca, devamlı okunan hatm-i şerifin dışında Hasoda koğuşunda yatsı namazından sonra Hasoda imamı Sûre-i Fetih okuyacak ve herkes dinleyecek; Babüssaade"de iki kapı arasında Babüsaade ağalarının güzel seslileri tarafından her gece Sûre-i Fetih okunacak, ağalar dinleyecekler, cuma ve pazartesi geceleri ise Yasin-i Şerif okunacaktı. İç ağaları koğuşlarında da yatsı namazından sonra Sûre-i Ahkaf, cuma ve pazartesi geceleri Yasin-i Şerif; Harem ağalarıyla zülüflü baltacılar, Eski Saray teberdarânı, koz bekçi, haseki, bostancı koğuşlarında yatsı namazından sonra sesli olarak Kur"an-ı Kerim okunacaktı.
Osmanlı Devleti, madde ve mânâ temelleri yükselmiş bir devletti. Topkapı Sarayı"ndaki iki hazine dairesi bunu en güzel şekilde sembolize eder: Enderun avlusunun bir köşesinde yer alan ve devletin maddi hazinesinin saklandığı Hazine Dairesi, bunun karşı köşesinde, manevi değeri haiz hazinenin saklandığı Emanet (diğer ismiyle Silahdar) Hazinesi.
Yavuz"un koyduğu usûl asırlar boyu hiç aksamadan devam etti. Hasodalılar ibrişim işlemeli arakiye seccadelere, atlas minderlere diz çöküp, önlerinde sedef rahleler, el yazması mushaflardan hatim sürdürdüler. O mushaflar da hat sanatının en nadide eserleriydi. Mesela Sultan III. Mustafa tarafından 1696 yılında Hasoda"ya vakfedilen Ahmed Karahisari hattıyla 300 yapraklık Kuran-ı Kerim"in 220 yaprağı Karahisari tarafından, Kanuni Sultan Süleyman döneminde, 1545-55 yılları arasında yazılmıştı. Vefatıyla yarım kalan 80 yaprağı talebesi Hasan Çelebi tarafından III. Murad döneminde 1584-87 yıllarında tamamlandı. Eserin tezhiplenmesi ve ciltlenmesi ise 12 yıl sürdü.
Seferde ve hazarda...
Hırka-i Saadet sadece saraydayken hükümdarın yanında bulundurulmuyordu, padişahlar her gittikleri yere Hırka"yı da beraber götürürlerdi. Bunun için Edirne Sarayı ile Beylerbeyi"ndeki İstavroz Sarayı"nda birer Hırka-i Saadet Dairesi inşa ettirildi. Günümüzdeki Beylerbeyi Camii, hatırasına hürmeten bu dairenin yerine yaptırılmıştır.
19. asırda padişahlar Boğaziçi"ndeki saraylara taşınınca Hasoda tamamen Mukaddes Emanetlerin muhafazasına tahsis edildi. Bundan sonra kırk Hasodalıya da tek görev kaldı; "Emânât-ı Mübâreke"yi tazim ve tevkir ile muhafaza".
Sancak-ı Şerif altında Sûre-i Fetih
Osmanlı protokolünde Hırka-i Saadet kadar önemli yer işgal eden Emanetlerden biri de Sancak-ı Şerif"tir. Peygamber Aleyhisselâm"ın başkomutanlık sancağı mahiyetindeki Sancak-ı Şerif, Efendimiz"in vefatından sonra halifelere intikal etmiş, İslâm tarihindeki harplerin birçoğuna şahit olmuştu. Kanuni devrinde İstanbul"a gelen Sancak-ı Şerif savaş zamanları hususi bir merasimle saraydan çıkartılır, orduyla birlikte harp sahasına götürülürdü. Bizzat Resulullah"ın (s.a.v) kullandığı siyah Sancak-ı Şerif zamanla yıprandığı için yeşil atlastan yeni bir sancak yaptırıldı, üzerine Sancak-ı Şerif"ten parçalar dikildi. Sancak-ı Şerif, saraydan alınıp geri getirilinceye kadar seyyidlerden oluşan bir cemaat -ki bazı zamanlarda sayıları üç yüzü bulmaktaydı- tarafından ara verilmeksizin Fetih Sûresi okunurdu.
Son muhafız anahtarları kendi teslim etti
Saltanatın kaldırılmasından sonra 3 Nisan 1924"te Topkapı Sarayı"nın müze olarak halkın ziyaretine açılmasına karar verildi. Bu dönemde -bilinenin aksine- dinî bir mahiyeti olan Hırka-i Saadet Dairesi"ne dokunulmadı, eski anane mucibince muhafazasına devam edildi. Bu sırada Emanetlerin anahtarları Hasoda Başeskisi Rasim Efendi"nin elinde bulunmaktaydı. 1856"da Enderun"a, 1879"da Hırka-i Saadet Dairesi"ne giren Rasim Efendi sarayın en eski ve muhterem mensuplarındandı. Ortada garip bir durum vardı; bir taraftan saray lağvolmuş, müze kurulmuştu, diğer taraftan da saraydan kalma bir daire müzenin içinde hayatiyetini devam ettirmekteydi. Üç yıl sonra 1927"de Rasim Efendi anahtarları kendi isteğiyle o zamanki Müze Müdürü Tahsin Öz"e teslim etti. Emanetler müze envanterine kaydedildi.
Mânevî hususiyetleri dolayısıyla uzun müddet genel ziyaretçilere kapalı tutulan Mukaddes Emânetler, 31 Ağustos 1962 tarihinde ilk defa modern müzecilik anlayışıyla halkın ziyaretine açıldı. Tabii artık Kur"an okunmuyordu. İlk kez 1980 yılında Tevfik Koraltan"ın Kültür Bakanlığı döneminde müzenin açık olduğu saatlerde Kur"an-ı Kerim okunmasına karar verildi. Bir müddet sonra bu uygulamaya son verildi, uygulama 15 Mart 1991"de yeniden başladı. 25 Ekim 1996 tarihinden itibarense Kültür Bakanı İsmail Kahraman"ın talimatları doğrultusunda 24 saat kesintisiz Kur"an-ı Kerim okunmasına geçildi.
1999 yılındaki Topkapı Sarayı'ndan kitap çalınması hadisesinden beri geceleri Hırka-i Saadet Dairesi kilitlendiği için Kur"an-ı Kerim okunmasına yan taraftaki bir dairede devam ediliyor. Gündüzleri de hafızlar, eskisi gibi Hasoda"da okumuyorlar. Dört odadan oluşan Hırka-i Saadet Dairesi"nin Arzhane bölümüne yerleştirilen bir bekçi kulübesinde oturuyorlar. Doğrusunu söylemek gerekirse mevcut kulübe Daire"nin ihtişamına yakışmıyor. Hafızların turistlerle iç içe olması da kıraatin huzurunu ihlal ediyor. İnsanın aklına, hafızların Hırka-i Saadet"in yanına sokulması güvenlik açısından sakıncalıysa daha uygun bir mekan yapılamaz mıydı sorusu takılıyor. Zaten Hasoda"daki keçe ve halılar ile sırma işlemeli perdeler de restorasyon için kaldırıldıktan sonra bir daha yerleştirilmedi. Şimdi ise geceleri nöbetin CD ile tutulması için bakan onayı bekleniyor. Ve Kürşat Bumin, Yenişafak gazetesindeki köşesinde şunları söylüyor:
"Ben de bugün isterim ki Saray"da tamı tamına yine kırk hafız olsun. IMF böyle istiyor filan gibi bahanelerle bu sayı 10"a 15"e indirilmesin! Dairenin kapısına yerleştirilen o teneke kabin de doğrusu çok çirkin... Tamam hafızların belli bir saatten sonra içeride kalmaları sakıncalı olabilir; ancak tek çözüm bu teneke kabin olmadığına göre, yaşasaydı Yahya Kemal"in de beğeneceği bir çözüm bulunsun... Bana kalsa, içeriye "ses sistemi" filan da sokmam, "dijital" de dışarıda kalsın... Öyle bir düzen kurulsun ki eskileri aratmasın. Ve sonra biz de, kim olursak olalım, arada bir Saray"a gidip ülkede ayakta kalan belki de bu tek geleneğe şahit olalım."
"BU DEVLETİN İKİ MANEVİ TEMELİ VAR"
Bir dostunun aracılığıyla Topkapı Sarayı"nı gezen Yahya Kemâl, Hırka-i Saadet Dairesi"nde o tarihe kadar 400 yıldır okunmakta olan Kur"an-ı Kerim"i işittiğinde çok heyecanlanmış, duygularını şöyle kaleme dökmüştü:
"Yine bir gün padişahlarımızın Topkapı Sarayı"nda Revan Köşkü"nü ziyaret ediyordum; uzaktan Kur"an okunuyordu, yavaş yavaş sese doğru yaklaşırken nereden geldiğini ziyaretimde rehber olan zata sordum. Dedi ki: "Hırka-i Saadet Dairesi"nden geliyor."
Peygamberimizin hırkasını sakladığımız cennet gibi yeşil bir odanın türkkârî penceresi önünde durduk. İçerde iki hafız vardı. Biri ellerini kavuşturmuş gözlerini yummuş oturuyordu, diğeri diz çökmüş müsterih ve yüksek bir sesle okuyordu, rehberime sordum: "Hırka-i Saadet önünde Kur"an ne zaman okunur?" dedi ki: "Dört asırdan beri her saat! Geceli gündüzlü."
Yavuz Sultan Selim"in Hırka-i Saadet"i Mısır"dan getirip bu odadaki mevkiine koyduğundan beri kırk hafız nöbetle Kur"an okur. Türk tarihinde bir dakika bile buradaki Kur"an sesi kesilmemiştir.
Gezintilerimde bir hakikat keşfettim. Bu devletin iki manevi temeli vardır: Fatih"in Ayasofya minaresinden okuttuğu ezan ki hâlâ okunuyor? Selim"in Hırka-i Saadet önünde okuttuğu Kur"an ki hâlâ okunuyor! Eskişehir"in, Afyon Karahisar"ın, Kars"ın genç askerleri siz bu kadar güzel iki şey için döğüştünüz!" (Tevhid-i Efkâr / 30 Mart 1922)
aksiyon.com.tr
Ahmet Doğru


