Eylül, İzmir'in işgalden kurtuluş günüydü. Bu vesileyle sizlere ibretle okunması gereken bir hatırayı neşretmeyi, tarihten bir yaprağı hatırlatmayı düşündüm. Millî Mücâdele Ordusunun zaferi ve İzmir'i geri alması üzerine Sultan Vahidüddin Ayasofya'da bir mevlûd okutmuştu.
O tarihte İtalya sefâreti ikinci katibi olarak İstanbul'da bulunan, daha sonraları da bir başka ülkede büyük elçiliğe kadar yükselen Sinyor Piyetro Quaroni de bu mevlûde katılmış, o gün yaşadıklarını ve duygularını kaleme almış, daha sonra "Croquis d'Ambassade" adıyla neşrettiği hatırâtında bunu da yer vermiştir. Üzerine fazla yorum yapmadan sizleri bu hatırâtla baş başa bırakıyor, onun bizlere çok şey anlatacağına inanıyorum: "Türk ordusu, bir semti alevler içinde yanan İzmir'e girmişti. Yunanistanla yapılan harp artık sona ermişti... Birden koca şehri bir hayret sardı. Sultan'ın Ayasofya'da Türk kuvvetlerinin zaferini tes'id (kutlamak) için teberrüken mevlûd okutacağı duyulmuştu. Bu, cidden düşündürücü bir haberdi. Zira Ankara Hükümeti, Sultan hakkındaki fikrini, bir gün ona karşı neler tasmim ettiğini (düşünüp planladığı) artık gizlememekte idi. Ve Sultan, kendisini de devirecek olan kuvveti zafere ulaştırdığından ötürü Canâb-ı Hakk'a hamd edilmesini istiyordu. Tabiî bu dini merasim, bu ibâdet yalnız müslümanlara mahsustu. Fakat Ayasofya'yı dolduracak mü'minlerin saflarına karışmak için öyle büyük bir arzu ve meraka tutlumuştum ki, büyük camiye gimekten kendimi alamadım. O devirde İslâmın ibadet şekillerini oldukça iyi kavramıştım, bilirdim. Dış görünüş bakımından bu ibâdet hiç de güç yapılır bir şey değildi. Önce başa giyilecek şeyi iyi seçmeliydim. Fes giymek tehlikeli olabilirdi. Biri Türkçe bir şey sorsa şivem bana ihanet edebilirdi. Ama Rusya müslümanlarının giydikleri ve renkli işlemelerle süslü takkelerden birini başıma geçirirsem tehlike azalabilirdi. Kafkaslarda vazife görmüş olduğum için ora Türklerinin şivelerini iyi biliyordum. O yıllarda, Rusya'da çarlığın devrilişinden sonra kurulumuş müstakil Türk devletlerini kızıllar birer-ikişer yok etmiş oldukları için, bütün o talihsiz memleketlerden İstanbul'a bir çok insan göçetmiş bulunuyordu. Nitekim o gece Ayasofya'yı dolduranlar arasında bunlardan bir çoğunu gördüm. * Büyük camiye vardığım zaman hava kararmış, gece olmuştu. Ayasofya mü'minlerle dolup taşmakta idi. Büyük iç kapıdan girince hemen loş bir yer seçip bir halı üstüne bağdaş kurdum. * Bence Ayasofya'nın içi insan elinin yapabildiği şeylerin en güzellerinden biridir. Yılların cila vurduğu o kibar renkli sütunların bir birini kovalayışı ve mermerlerin her birinin bir başka türlü göz alışı hiç unutulabilir mi? O ana kadar Ayasofya gecelerini bilmiyordum. Büyük camiyi geceleyin hiç ziyaret etmemiştim. Binlerce kandilden ruha sükun veren tatlı bir ışık dökülüyordu. Kur'an âyetlerinin beyaz harfleri boşluklarda yayılarak daha da büyüyerek alaca karanlık içinde gözü alıyordu. Şurada burada mozayiklerin altın pırıltıları esrarengiz kıvılcımlar saçıyordu. O dev kubbe, şimdi daha da yüksek ve azametli, adeta sonsuz bir hal alıyordu. Taa dipten, çok uzaktan, ahenkli ve iyi duyulan sesler geliyordu. Mollalar, hafızlar sıra ile Kur'ân okuyorlardı. Mihrabın yanında bu mü'minler kalabalığının önünde o tek başın duruyordu. Başında gri bir kalpak vardı. İçine kırmızı çuha kaplanmış mavimtrak paltosunun yakaları serbest bir şekilde açılmıştı. O... Majeste Altıncı MEHMED... Osmanlıların İmparatoru, Mü'minler Emiri, Zıllullahi Fi'l-Arz, Krallar Kralı, Sultanlar Sultanı, âlemdeki hüsrevlere taçlar dağıtan ve daha nice unvanların sahibi Sultan... * Cemaat haline edâ edilen bir İslâmî ibadet yani namaz kadar ihtişamlı bir manzara olamaz. Bütün mü'minler hep beraber secdeye varıp alınlarını yere değdirdikleri anda kumsala gelip parçalanan dalgaların gürültüsü gibi bir ses yükselir... Bu gece loşluk ve dinî olduğu kadar da vatanperverâne olan heyecan, mevlûd'un ruhânî ululuğunu bir kat daha artırıyordu. Ulemâdan bir zat, mihrabda bir kaç basamak yükseldi. Ben uzaktan onun ancak ak sakalını ve kocaman beyaz sarığını görebiliyordum. Arapçanın bazen peltek, bazen sert sedâ verişini, Türk dilinin kıvrak ahengi takip ediyordu. Kulaklarım ara-sıra bir kelimeyi farkedebiliyordu. Ama etrafımı saran halkın ne derece kendinden geçmiş ve alevlenmiş olduğunu hissediyordum. Ve hutbe biter bitmez bu halktan korkunç bir haykırış yükseldi: - Kahrolsun gavurlar! * Ve şu anda kendimi bilhassa yalnız ve daha da fazla gavur bulan ben, itiraf ederim, hem de hiç utanmadan itiraf ederim ki ben de, tıpkı onlar gibi gırtlağım yırtıla yırtıla haykırdım: - Kahrolsun gavurlar! * Namaz, mevlûd, ayin ve duâ bitince sert bir kumanda duyuldu. Birden bire beliren iki dizi jandarma halkı güçlükle ayırdı. Dar bir yol açtı. Majeste Sultan Ayasofya'dan ayrılıyordu. Yanımdan geçerken dikkat ettim: Başını biraz sağına eğmiş, gözlerini hafifçe yummuş duâ okur gibi bir hali vardı. Dirsekleri hâlâ bükük, avuçları haka kıbleye doğru açıktı. Yüzü çok sararmıştı; İstanbul hâlâ işgal altındaydı... " * Öyle zannediyoruz ki bazı beyinler de hâlâ işgal altında... İşte size bir yabancının diliyle tarihten bir yaprak...