Yazar: Suavi Kemal Yazgıç, Milli Gazete
Ayasofya,defalarca inşa edilmiş bir dini yapı. Başlangıçta bulunan paganmabedinin yerinde yapılmış 3 ayrı bazilika söz konusu. Bazı kaynaklar,ilk Ayasofya Bazilikasının Hristiyanlığa geçen İmparator olan I.Konstantin devrinde yapıldığı iddiasındalar. Küçük ölçülerdeki ahşapçatılı ilk yapı 4. yy. ikinci yarısında Büyük Konstantin’in oğluKonstantinus zamanında yapılmıştı. 404 yılında, bir isyan sırasındayanan ilk yapının yerine, daha büyük ölçülerde inşa edilen 2. kilise415 yılında törenle açıldı. 532 yılında Hipodromda yapılan bir arabayarışı sonucu çıkan kanlı isyan on binlerce şehirlinin ölümüne ve pekçok binanın yakılmasına sebep olmuştu. “Nika” isyanı diye bilinen veİmparator Justinyen aleyhine gelişen bu isyanda Ayasofya Kilisesi deyakıldı. İsyanı zorlukla bastıran İmparator Justinyen “Adem’den berihiçbir devirde görülmemiş ve görülmeyecek” bir ibadethane yapmak içinharekete geçti. Önceki bazilikanın kalıntılarının üzerine 532 yılındayapılmaya başlanan, Hıristiyanlık âleminin bu en büyük kilisesi beşyılda tamamlanarak, 537’de merasimlerle açıldı. Ayasofya’nın inşasıiçin İmparatorluğun hemen her yerinde mevcut olan erken devirkalıntılarından getirtilen çok sayıda ve değişik mermer parçaları,sütunlar yapıda kullanıldı. Sonraları da bu devşirme malzeme vebilhassa sütunlar için, neye yarayacağı anlaşılmaz, bir sürü orijinhikayesi uyduruldu. Ancak o dönemde kubbenin ağırlığının temellereaktarılması için lazım olan mimari unsurlar o devirde henüz tamgelişmemişti. Yanlardan dışa doğru eğilen duvarlar orijinal, basıkkubbe 558 yılında yıkıldı. Yapılan ikinci kubbe daha yüksek ve dahaküçük çaplı tutulmuştu. Bu kubbenin de yarıya yakın kısmı 10. ve 14.yy’larda 2 defa daha çöktü.
Ancak “Ayasofya”ya en zulmü haçlılar yaptı. Ortaçağda yaşamış Fransız tarihçi Villehardouin, 1204 Haçlı yağmasını “Dünya yaratıldı yaratılalı bir kentten bu kadarçok ganimet kazanılmamıştır” diye anlatır. IV. Haçlı Seferi sırasındaİstanbul yağmalanırken Askerler kiliseye katırlarla ve Fransız birfahişeyle beraber girerek alem yaptılar. . Talana yetişemeyen Katolikaskerler ise Ayasofya `nın şifalı olduğu, böbrek ve göğüs ağrılarınaiyi geldiği söylenen sütunlarından parçalar kopartmaya giriştiler.Ayasofya’da yapılan yağmanın miktarı o kadar büyüktü ki yükleneneşyaların ağırlığı altında hareket edemez hale gelip oldukları yereyıkılan katırlar da kılıçlarla parça parça edildi. İstanbul'u işgaleden Haçlılar ordusunda bulunan Robert de Clari Ayasofya’nın “yağma”öncesi halini şöyle anlatıyordu: ''Bu mabedin bütün kapıların kilit vesürgüleri som gümüşten idi. Paha biçilemeyecek değerde olan mihrabınyakınında ondört ayak uzunluğunda som altından bir ayın masası vardı vebunun üzeri değerli taşlarla süslüydü. Mihrabın etrafındaki sütunlar dagümütendi. Kilisede yer alan on kadar avizenin herbiri insan kolundankalın gümüş zincirlerle asılıydı…'' Buna karşılık Türkler İstanbul'ufethettikleri zaman Ayasofya'yı çırıl çıplak buldular. Anlatılmaklabitmeyen güzel mozaiklerinin çoğu; altın, gümüş ve değerli taşlarlasüslü olan her şey, Haçlılar tarafından yağma edilmişti. Mabedbakımsızdı. Nitekim bu durumu, onu fetih gününde gören Dursun Bey şusözlerle anlatıyor: ''Onun rahnesine taş koyacak bir mimar kalmamış,mamur olarak sedece bir kubbesi kalmış.. Padişah-ı Cihan bu binayiharab ve yebab (yıkık) görünce, ahir harap olmasın deyüp tamirini vebakımını emretti.”
Zaten bu yüzden de 1204`te yılında yaşanan veİstanbul’da 50 yıl hüküm süren bir Latin krallığının da kurulmasınasebep olan bu felaketi hiç unutmayan Bizanslılar sonraki asırlardakiTürk ilerleyişi karşısında Katolik dünyasından yardım istemek yerine "Ayasofya'da kardinal külahını görmektense, Müslüman sarığını tercihederiz" diyeceklerdi.
Ayasofya’nın selamete kavuşması iseİstanbul’un fethi ile mümkün oldu. Mimar Sinan’ın 16.yy.da eklediğipayanda duvarları, 19. yy. ortasında Mimar Fossati kardeşlerin ve1930’dan itibaren yapılan diğer restorasyonlar ve kubbenin demir kuşakile çevrilmesi son yüzyıllarda yaşadığı önemli tamirlerdendir.
Batıda Ayasofya ile ilgili yapılan çalışmalarda Ayasofya'nın sadece bir Bizans kilisesi olarak mimarisi, tezyini özellikleri ve manevi değeriinceden inceye işlenmesine mukabil, 527 senelik Osmanlı hakimiyetiesnasında yapılan, ilave edilen Türk eserleri hakkında dağınık ve pekaz malumata yer verilmesi elbette manidardır. Prof. Dr. Ahmet Akgündüz’ün “Üç Devirde bir Mabed: Ayasofya” adlı çalışması bu anlamda çok önemlidir. 19. yy. ortalarında dönemin büyük ustaları tarafındanyazılan bu kaligrafiler birer şaheserdir. Hattat Mustafa İzzetEfendi’nin imzasını taşıyan ve dünyanın bilinen en büyük hüsn-i hatlevhalarda Allâh, Hz. Muhammed, 4 Halife ve Hasan-Hüseyin isimleriyazılıdır. Medresenin ve türbelerin yıktırıldığı 1935 yılında cami,müzeye çevrilince bu levhalar sökülüp başa yere taşınmak istenmiş, ancak kapıdan çıkartılamayıca Kaldırılan levhalar, Ayasofya’nın Hünkâr Mahfili tarafındaki köşesinde üst üste istif edilerek, rutubet vehavasızlık içinde çürümeye terk edilmişti. bu karardan dört yıl sonra,Remzi Oğuz Arık başkanlığında toplanan bir komisyon, -İstanbul MüzelerGenel Müdürü Aziz Ogan’a rağmen- levhaların eşsiz Osmanlı eseri olduğu,uzaktan görülmek üzere yapıldığı ve Ayasofya ’nın nispetleri gözetilerek yazıldıkları için, başka yerde teşhirlerinin mümkün olmadığı, gerekçesiyle eski yerlerine konmasına karar verdi. Ancak ödenek “bulunamadığı” için, bu karar 22 Ocak 1949’da, ancak on yılsonra uygulanabildi!
Döneminin güzel örnekleri mihrap üstüvitraylar, apsis içine yerleştirilmiş cami mihrabı, yanındaki minber vemevlithanlar balkonu Türk dönemi ekleridir. Ayrıca Osmanlı döneminde inşa edilen her büyük camide yer alan çeşme, medrese, imaret, hamam, kütüphane, muvakkithane, mektepten oluşan külliye Ayasofya’ya dakazandırılmıştır.
Zaten bu yüzden Süheyl Ünver, “Ayasofya,medresesi, türbeleri, I. Mahmud’un kurduğu pek zarif kütüphanesi,mahfilleri, şadırvanıyla, sebili, ilk mektebi ve muvakkithanesi ile enmühim İslâmî sitelerimizden biri olmuştur” der.
Halim BakiKunter ise, “Ayasofya, Osmanlılar vesilesiyle varlığını bugüne kadar sürdürmüştür. Bu milletimiz için bir iftihar vesilesidir. Fatih, ayağının tozu ile Ayasofya’da namaz kılmıştır ve onun ebediyete kadar vakfettiği camiidir. Ayasofya üzerine Türk milletinin emeği çoktur. Onu bir Türk eseri kabul etmek lâzım gelir”, diyerek onu tasdikeder.
Ayasofya cemaatini özlüyor, cemaat de Ayasofya’sını… Bakalım ne zaman kavuşacaklar?


