Van Gölü’ndeki Ahtamar Kilisesi, Ermenilerin ibadethanesiydi. Türkiye, bu kiliseyi mükemel biçimde restore etti. Üstelik Ermeni Gregoryen Hıristiyanların ayin düzenlemesine de izin verdi.
Trabzon’daki Sümela Manastırı, Pontus Ortodoks Rumlarının en önemli dini mekanıydı. Türkiye, Sümela’yı mükemmel biçimde restore etti, üstelik Ortodoksların burada ayin yapmasına da izin verildi.
Ben Ahtamar Kilisesi’ni de, Sümela Manastırı’nı da dünya gözüyle görmedim. Ama hemen yanı başımızdaki Ayasofya’yı her gidişimde gezdim.
Hani dün Ortodoks Hıristiyanların ayin yapmak istediği Ayasofya’yı… İstanbul’a bugüne kadar sayısız defa gittiği halde Ayasofya’yı gezip görmemiş insanlara acırım. Ayasofya’da Hıristiyan ayini yapmak, dünyanın en aptalca talebidir. Orası bir Müze’dir ve öyle kalacaktır. Orada bir dini ibadet yapılacaksa, bu ibadet sadece namaz kılmak olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti var oldukça, Ayasofya’da bir Hıristiyan, ya da bir başka deyişle Bizans Ayini yapmak umarım ki asla mümkün olmayacaktır.
…
Bugün size, bir gün mutlaka görmeniz dileğiyle Ayasofya’yı anlatmak isterim. İnsanların organize olarak bir arada yaşadığı ve akınlar yaparak yeni toprakları kendi sınırları içine katmaya başladığından bu yana, fethedilen topraklardaki en büyük ibadethane fethedenin dinini temsil eden tapınaklara dönüştürülür. Ayasofya’da da benzer bir durum yaşanmış. Büyük Konstantinos, İstanbul’u Bizans İmparatorluğu’nun merkezi yapmaya karar verdiğinde Paganların en büyük tapınaklarından birinin bulunduğu bölgeye Ayasofya’yı inşa ettirdi. M.S. 326 yılına denk gelen bu ilk yapıdan sonra imparatorun oğlu Konstantinos, küçük geldiği ya da söylentilere göre bir depremle yıkıldığı için M.S. 360 yılında yapıyı yeni baştan ve daha büyük olarak inşa ettirdi. “Kutsal Bilgelik” anlamına gelen Ayasofya birçok yangın ve deprem gördü. M.S. 404 tarihinde bir ayaklanma sırasında yandı. M.S. 415’te yenisi yapıldı. O kilisenin bazı bölümleri günümüze kadar ulaştı. M.S. 532 yılında yaşanan ayaklanma sonrasında kurtarılamayan Ayasofya Bizans İmparatoru I. Justinyen’in ihtişamlı ve görülmemiş büyüklükte bir kilise istemesi üzerine tekrar yapıldı. Ancak Ayasofya’nın yaşadığı yangın ve depremler bitmedi. 29 Mayıs 1453’te Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesiyle birlikte, Ayasofya camiye dönüştürüldü ve padişah da ilk cuma namazını burada kıldı.
Camiye dönüştürülmesi sırasında yapının ana çizgileri korundu.
Yapı, Sultan II. Selim döneminde Mimar Sinan tarafından güçlendirildi ve bugüne kadar geldi. Birçok özelliği ile uzun yıllar birçok mimarı etkileyen, her devirde eklenen efsaneleriyle büyük bir geçmişi içinde barındıran Ayasofya 1935 yılında Atatürk’ün emri ile müzeye dönüştürüldü.
Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethiyle camiye dönüştürülen, 1935’te Atatürk’ün emriyle müze haline getirilen Ayasofya 17 yıl önce bakıma alındı. Müzenin içine konulan 55 metre yüksekliğindeki, 181 ton ağırlığındaki iskele ise 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti çerçevesinde kaldırıldı. Ama yerine başka iskeleler inşa edildi. Kazasker Mustafa İzzet Efendi’ye ait 7 metre çapındaki devasa ıhlamur ağacından yapılmış “İsm-i Celal, İsm-i Nebi, Çehar Yar ve Hasaneyn” yazılı levhaların restorasyonuna başlandı. Ama büyük iskele gibi uzun yıllar kalmayacak bu küçük iskeleler...
Restorasyonun bir kerede yapılıp bitmesi mümkün değildi. O yüzden de dört parça halinde iskele kuruldu. Şu an kubbe tüm ihtişamıyla bir bütün olarak görülebiliyor. Ayrıca yüzü kapalı olan “Sefarim Meleği” de gün yüzüne çıkmış oldu. Artık dört meleğin hepsi rahatlıkla görülebiliyor. Mutlaka görün Ayasofya’yı…
Bizans medeniyetinin inşa ettiği, Osmanlı medeniyeti ve Türkiye Cumhuriyeti’nin titizlikle koruyup, yarınlara miras bırakacağı Ayasofya’ya birkaç saatinizi ayırın.
İnanın, 1500 yıldır ayakta duran bu sanat abidesine hayran kalacaksınız.