Hep aynı hikâye... Doğu-Batı karşılaştırması ve kapıştırması... "Bizim uygarlığımız, sizin uygarlığınızı döver" sadedinde yapılan tartışmalar ve her iki uygarlık ortamında ortaya konan eserlerin ve bu eserlerin hacimlerinin yarışa tâbi tutulması...
İstanbul'daki Ayasofya Camii, bu tür karşılaştırmaların en somut göstergesidir. Bu karşılaştırmalar sebebiyle olsa gerek ki, İstanbul'a gelen ister yerli ister yabancı olsun, özellikle de yabancılardan her bir ziyaretçi için burası mutlaka görülmesi gereken bir yer olarak telakki edilir.
Hiç kuşkusuz Ayasofya güzel bir eser olduğu gibi, inanılmaz derecede mükemmel bir mekân avantajına da sahiptir. İstanbul'a gelen herkes, Sarayburnu sırtlarının en yüksek noktasındaki bu yapıyı görmek ister. Çünkü herkesin dikkatini çekecek bir konumdadır.
Ayasofya'nın içine girildiğinde mekânın genişliği, kubbenin yüksekliği ve kubbesinin büyüklüğü ile bugüne kadar geçilememiş merkezî bir yapıdır. Hatta kubbenin çapıyla ilgili polemik, Sinan'dan beri gündemdedir. Mimar Sinan bile, "Keferenin, müslümanlara galebemiz vardır" demelerini içine sindirememiş ve bu hal onun kalbinde bir "ukde" olarak kalmıştı denir.
Mimar Sinan'ın eserleri Ayasofya ile yarıştırılırken, binyıllık tarih farkını veya kubbeler arasındaki 1,5 metrelik farkı ileri sürerek çocukça bir oyuna girmekten zevk alanlar dahi vardır. Oysa tarih farkı, ciddi bir avantaj değildir böyle eserlerde. Önemli olan eserin kendini yaşatabilmesidir.
Eğer Mimar Sinan'ın müdahaleleri olmasaydı, hiç kuşkusuz bugün Ayasofya diye bir yapı olmazdı. Bunun en önemli sebebi de teknik yetersizliklerdir. Sonraki zamanlarda "büyük kütle"yi ayakta tutabilmek için defalarca müdahale edilmiş, payandalar yapılmıştır. Müdahalelerin zorunlu olarak yapılan fazlalığı, yapının mimari özelliğini yitirmesine dahi sebep olmuştur denebilir.
Başka bir ifadeyle, eğer fetih sonrasında Ayasofya, camiye çevrilmemiş ve minareler de eklenmemiş olsaydı ömrü bu kadar da uzun olmazdı. Onu ayakta tutan ve yaşamasına vesile olan, eserleriyle yarıştırılan Mimar Sinan'dır. Müdahalelerden sonraki haliyle Ayasofya, ne Bizans eseridir ne de Osmanlı... Önemli bir Bizans eserinin, Osmanlı'nın yardımıyla ayakta durmasıdır.
Bu eseri yaşatan zihniyet, İslâm medeniyetinin vefakârlığının bir göstergesidir. Bilinen bir gerçek var ki, o da, Ayasofya'nın, payandalardan arındırıldığında ayakta durmasının mümkün olmadığıdır. Zaten ayakta durabilecek bir yapı olsaydı, çeşitli dönemlerde mimarlar tarafından müdahale edilmezdi.
Gözden uzak tutulmaması gereken bir husus da, tarihî eserlerin geleceğe aktarılabilmesi için onların hayatın içine çekilmesi gerçeğidir. Tarihî eserlerin varlık sebepleri doğrultusunda işlevlerini sürdürmelerini sağlamak, onlara saygının bir gereğidir. Bunun için de zamanla yıpranan tarihî eserlerin restorasyonu şarttır.
Peşinen kabul etmek gerekir ki, tarihî eserlere "dokunmak" herkesin üzerinden kalkabileceği bir husus değildir. Böyle bir durumda iyi bir mimar olmak da yetmez. Eserin "ruh"unu anlaması, onunla dilleşebilecek maddî ve mânevî birikime sahip olması bu tür faaliyetlerin olmazsa olmazıdır.
Bu arada, restorasyonun bir mimarlık faaliyeti olmadığını, bunun yalnızca bir "onarım" olduğunu söyleyenlerin fikir birliği etmişçesine hareket etmeleri tarihî eserlerin yaşatılmasına çözüm getirilmesini zorlaştırmaktadır.
Gerçekten başarılı mimarinin kanıtlarından biri de, yapının amacı doğrultusunda kullanılmasıdır. Eğer geçmişten günümüze kalan mimarî bir eseri, sadece geleceğe taşınmak istenirse; o artık bir mimarlık ürünü değil, geometrik şekillerle sınırlandırılmış bir heykeldir. Çünkü yapının en önemli öğesi eksiktir, içinde yaşanmamaktadır.
Mimarinin geçmişte ve günümüzde "insanlar için" meydana getirdiği biçimler, sadece dışarıdan ve içeriden seyredilmek için değil, aynı zamanda içinde yaşamak için oluşturulmuşlardır. Ülkemiz sınırları içinde bulunan bütün korunması gerekli kültür varlıklarını bir "heykel" anlayışı içinde korumak mümkün değildir.
Mimariyi anlayabilmek için görmek yetmez, aynı zamanda onunla yaşamak şarttır. Çünkü mimari bir felsefedir, mimari bir yaşam tarzıdır, hepsinden de önemlisi mimari bir gönül işidir.
Hiç kuşkusuz Ayasofya'yı yapanlar bir idealin peşindeydiler; fakat Ayasofya'yı devraldıktan sonra onu olağanüstü bir şekilde benimseyip bağrına basarak "yaşatanlar" da, amaçlarının "yok etmek" değil "yaşatmak" olduğunu bütün dünyaya haykırmışlardır. Bu anlamda Ayasofya bir semboldür. Bunun için geçmişte Ayasofya'yı hiçbir art niyet gütmeden "yaşatanlar"ın varisleri bugün de Ayasofya'yı "yaşatmalı!"