Kudüs-ü şerif...Peygamberler diyarı. Sevgili Peygamberimizin (asm) Mi’racının ilk menzili...
Mescid-i Aksa... Hadis-i şeriflerle ziyareti teşvik edilen Kudüs-ü Şerifteki kutlu mekan...
Bakınız Peygamber Efendimiz (asm) ne buyuruyor:
“Mescid-i Haram’da kılınan bir namaz diğer mescidlerde kılınan yüz bin namazdan daha faziletlidir. Medine Mescidinde kılınan bir namaz diğer mescidlerde kılınan bin namazdan daha faziletlidir. Ve Beyt-i Makdis mescidinde kılınan beş yüz namaza denktir.” (Tergib ve Terhib, c.3/ 56-10)
İşte bu mekanların ehemmiyetini bile bile Kudüs’ü görememek ve Mescid-i Aksa’yı ziyaret edememek, gün be gün daha çok zoruma gidiyor.
“Seni tutan mı var, niçin gitmiyorsun?” diyebilirsiniz. O mübarek beldelerin Yahudilerin işgalinde oluşu ve atılan her adımın Yahudilerin iznine tabi oluşu zoruma gidiyor. Vizeyi Yahudilerden alacaksınız, Kudüs’e Yahudilerin kontrolünde gireceksiniz, her ziyaret mahalline girişte, Yahudi askerlerce aranacaksınız, doğrusu buna tahammül edemem.
Muhterem Dr. Mehmet Sılay Bey’in yazısını takip ettim ve “Bu kadarına da pes doğrusu!” dedim. Boşuna kendimizi kandırmayalım. Kudüs ikiye bölünmüş falan değil. Resmen ve alenen her taşıyla Yahudilerin işgali altına düşmüş bir şehrimiz.
Düşünebiliyor musunuz, Filistin Başbakanı bile kendi ülkesine giremiyor. Hamas lideri Haniye hacdan dönerken âdeta terörist muâmelesi gördü. Uçağında para ve silah araması yapıldı. Hatırlanacağı üzere, Haniye’nin birinci yurt dışı gezisinden dönüşünde de –yanında para olduğu için— Gazze’den girişine izin verilmemişti. Sonradan paraları bıraktıktan sonra girişinde konvoyuna ateş açılmış 20’den fazla adamı ile oğlu ve bir koruması yaralanmıştı.
Filistin’in sözde bir numaralı bir idarecisine bu muâmele yapıldıktan sonra hangi bölünmüşlükten, hangi hürriyetten bahsediyorsunuz.
Nazlı Kudüs’ün, “mağdûb” taifesinin kanlı ve sinsi pençesinde oluşu, gün be gün daha çok ağırıma gidiyor. Bir Müslüman olarak Kudüs-ü Şerifi hür bir şekilde gezememek, Mescid-i Aksa’da namaz kılamamak hasreti kor gibi yüreğimi yakıyor. Ama ne yaparsınız elimiz mahkum, hasretimizi yüreğimize gömerek sabrediyoruz. Tıpkı Ayasofya’da namaz kılma hasretimiz gibi...
Mescid-i Aksa’yı bu vaziyette görmeye tahammül edemediğim için gitmiyorum. Ayasofya’ya da öyle. Sultanahmet’e her gidişimde Ayasofya’ya hasretle uzaktan bakmışım. Ama bir türlü içeriye girmemişim. Fethin sembolü bu mâbedi ayakkabılarla ve “turist gibi” dolaşmak zoruma gidiyor.
Kudüs nere... İstanbul nere... Bu iki mühim şehrimizdeki mâbedlerimiz müşterek hüznü yaşıyor. Her ikisi de Mü’min ve Muvahhid ziyaretçileri gönül huzuru ile doya doya bağrına basamamanın elemini duyuyor...