Hakan Yılmaz Çebi’nin haberi
İstanbul’un fethinin simgesi olan Ayasofya, bizim için ne ifade ediyorsa Hıristiyanlık dünyası için de aynı şeyi ifade ediyor. Ayasofya’yı “ebedi kilise” olarak gören Batılı güçler bu yöndeki ilk girişimlerini 1. Dünya Savaşı’nda İstanbul işgal edilince yaparlar. Silahlı güçle bunu başaramayan Hıristiyan dünyası 1930’lu yıllarda devreye papazları ve bürokrasiyi sokar ve maalesef sonuç alırlar…
“Canım Ayasofya’nın resmini minaresiz
Çıkarmışlar gördüm bir Rum dergide Rumlar...
Kızmaya hakkımız yok ezan sesi olmayan
Camide minarenin kim demiş lüzumu var?
Arif Nihat ASYA
Aya; “Aziz-Azize”; Sofya ise “Hikmet” manasına geliyor. Ayasofya bu manalar üzerine bina edilmiş önemli bir merkez.
Bin yıllık bu büyük mabede 1453 yılının 1 Haziran günü Muhammedî bir ruh giydirilir. İstanbul alınalı üç gün olmuştur. Ayasofya’da ilk cuma namazı kılınacaktır. Fatih, Ayasofya’ya büyük bir alayla gelir. Ve bu muazzam mabede imamlık vazifesini fethin manevi mimarı Akşemseddin Hazretleri yapar. Ve bu nur yüzlü velinin okuduğu ayet-i kerimelerle Ayasofya’nın taşlarına Muhammedî bir ruh giydirilir.
Fatih Sultan Mehmet o gün Ayasofya’yı cami olarak vakfeder ve vakfiyesinde şu ifadelere yer verir: “Kim bu vakfiyenin bir şartını değiştirir, fasit bir teville, dalavereyle vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kasteder, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder veya bunları yapana yol gösterir veya yardım eder veya kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkar veya sahte evrak düzenleyerek mütevelliler hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi hesabına geçirirse haram işlemiş olur, günah kazanır. Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların ebediyen laneti onun üzerine olsun. Azapları hafiflemesin. Kıyamet gününde yüzlerine bakılmasın...”
I. Dünya Savaşı’nda Ayasofya
Eskilerin tabiriyle harb-i umumi esnasında yaşadığımız felaketlerin hepsi de şüphesiz çok büyük. Ancak İstanbul’un işgali memleketi büsbütün mateme boğar. Çünkü İslam’ın can damarı adeta boyunduruk altına alınmıştır. Elden çıkması demek İslam’ın ve hadimi şerefli Türk milletinin tarihten silinmesi demektir.
Müslümanlar akın akın bu işgal altındaki şehri terk ederler. Şehrin bir buçuk milyonu aşan nüfusu altı yüz bin civarına düşer ki bunun yarısı gayr-i müslimlere aittir.
İşgal altındaki bir şehirde bu kadar korkunç bir göçün gizliden gizliye olup bittiğine inanmak budalalık olur. Besbelli ki Müslüman teba sistemli olarak göçe zorlanmıştır. Yunanlılar işgali maddi ve manevi olmak üzere iki cenahta geliştirir:
Maddi işgalde asıl icraat askerindir. Ancak manevi işgalde ise papazların... Anadolu’daki eski kiliseler birer birer açılmakta, cami olanlar kiliseye çevrilmektedir. Bu faaliyetlerin iki gözdesi vardır: Birincisi Efes’teki Hz. Yahya Camii, ikincisi ise Ayasofya Camii…
Fener Patrikhanesi işgal yıllarında iyiden iyiye asıl niyetini ortaya çıkarmaya başlamıştır. Yılan artık kavanozuna sığmıyordur. Patrikhanenin yaptığı ilk iş, ”Besle kargayı oysun gözünü” misali, çift kartal armalı bayrağı asmak olur. Sırada Ayasofya’yı yeniden kilise yapmak vardır. Fakat patrikhane buna henüz hazır olmadığını düşünmektedir. Bu işi en akıllıcası işgal kuvvetlerine yaptırmaktır ki bu amaçla Fransız taburu harekete geçirilir.
Bu düşünce başta olmak üzere bir de yer darlığı bahanesiyle Ayasofya’daki Türk taburunun burayı boşaltması istenir. Bu tabur Binbaşı Tevfik Bey adında asil bir Türk evladının taburudur. Binbaşı Tevfik Bey içinde bulunduğu yerin ne derece ehemmiyetli bir yer olduğunun canı kanı kadar farkındadır. Tarihçilerin lafzıyla “Binbaşı Ayasofya’ya sığınmıştır. Ayasofya binbaşıya”.
Dilerseniz şimdi de hadiseyi Dr. İlhan Akçay’ın Ayasofya Camii adlı eserinden aktaralım:
“Kasvetli bir gündü, İstanbul’un o yağmurlu, insanı kasvetten ağlatan mütareke günlerinden bir gün. Fransız taburu Ayasofya kapısına bütün teçhizatı ile dayanıyor. Fakat binbaşılarından emir alan Türk Mehmetçikleri onları içeriye sokmadılar, süngülerini uzatarak taburun yolunu kestiler. Caminin büyük giriş kapısına iki ağır makineliyi çapraz makas ateşi yapabilecek şekilde yerleştirmişlerdi. Türk kumandanı ağırbaşlı ve heyecanını saklar halde bu tarihî günde Yüce Mevlasına sığınarak, Fransız kumandanına sert ifade ile ne istediğini sorar. Camiye girip yerleşmek istediklerini öğrendiğinde, ‘Buraya giremezsiniz ve giremeyeceksiniz. Çünkü burası benim mabedimdir’ diye cevap verir.
Fransız kumandanı ile aralarındaki görüşme aşağı yukarı kaynaklara göre şöyle geçiyor:
Fransız kumandanı yeniden sorar:
- Siz asker değil misiniz? Burasını tahliye ederek bize teslim etmeniz için emir almadınız mı?
Binbaşı Tevfik Bey bu işgalci, küstah sözler karşısında gürleyen bir sesle şöyle karşılık verir:
-Evet, ben bir askerim. Bir asker olduğum için sizi, ben sağ oldukça geçirmeyeceğim. Ben aynı zamanda bir Türk’üm ve bir Müslüman’ım ve burası benim mukaddes mabedimdir. En büyük amir olan vicdanımdan aldığım emirle sizi buraya sokmayacağım. Şayet cebren girmeye çalışacak olursanız size ilk cevap verecek olan ağır makineliler. Yalnız bu kadar da değil; eğer bunlar maksadı temin etmezse caminin dört köşesine kâfi miktarda tahrip kalıbı yerleştirdim. Her şeye rağmen teşebbüsünüzde ısrar ederseniz bu koca mabet bu taburun üstüne çökecektir ve siz bu mabede giremeyeceksiniz. Arzu ederseniz buyurun deneyin...
Görüyorsunuz, Ayasofya başlı başına bir tarih. Türkiye nasıl jeostratejik ve jeopolitik bir devletse, İstanbul’da bir o kadar stratejik bir bölge. Ayasofya ise adeta bu stratejik merkezin kalbi. O Fatihlik kalbi alınırsa tüm beden de iflas etmiş demektir.
Moral Dünyası dergisi


