Nihal Bengisu Karaca
Miğferinde parlak bir hilâl, omuzlarında kırmızı bir Ortodoks cübbesi. Mum lekeli elleri tesbih tutmuştu sonradan.
Üzerine savrulan tütsünün ve Latince ilahilerin yerine dört tarafını göğe ilikleyen minareler gelmişti... Zamm—ı surelerin tümünü ezberlemişti kuşkusuz, Ortodoks rahibin sesini unutmuş muydu? Özlem mi vardı yüreğinde, tevekkül mü, tatmin mi? Gövdesine onca yüz yapılmıştı; acı ve ürperme uyandıran gözler vardı yüzlerde, göz göze geldiğinizde yalnız sizin için bakıyormuş gibi yapan gözler, yerinizi ve açınızı değiştirseniz bile üzerinizde olan gözler. Onları da sevmişti şüphesiz, bunlar insanların ibadet etmesini sağlamak içindi, “Gör ve hatırla, yüceler yücesi kuzucukları için ne acılar çekti, azizleri bir âsâ ve küçük bir ekmek parçasıyla dolaştı, insanları O’nun yoluna çağırdı, kutsal anamız, O’na hamile kaldığında ne iftiralara uğradı, hepsi bunları hatırlaman, onları ululaman ve tövbe etmen için!”
Sonra hikayesini resimlerle anlatmayıp bütüne yayan bir güzellik geldi. Huşû içinde namaz kılan Müslümanlar erguvan, narçiçeği ve turkuazın ele verdiği çiçeklerin ve menevişli camdan sızan kehribar sarısı, yeşil ışığın içinde yükseldiler, başları öne eğikti.
Ağaçlar gibi, insanlar gibi hissedebilir miydi Ayasofya, bir kalbi var mıydı? Şimdi yaşamasız/ibadetsiz/göz göze gelmesiz, coşkuyla titreyen, tınılanan seslerden habersiz ne halde? Sahi, salt görümlük amaçlar ve arada bir “Oh, very excellent!”ların iliştiği kuru ayak seslerine alışabildi mi? Hep “hâl”i ve zamanı anımsattı oysa, belki zaman ona mülhak sanıyordu. Ve biliyordu ki gezginlerin nutkunu tutan Türk—Müslüman İstanbul’dur, Eyüp’tür, Süleymaniye’dir. Hele o Sultanahmet yok muydu? Suskunluğu daha da büyüyordu; komşusu kollarını ihtişamla ve şefkatle açıp namaza çağırdığında. Çünkü biliyordu o sadânın büyüsüyle hayretten, hayranlıktan dona kalan ve ne yapacağını şaşırıp saygı duruşuna geçen gezginleri. Şehrin göğsüne takılmış bir fetih nişânesiyken, her süsün, her kumaşın kendisine yaraştığı yedi tepeli İstanbul’un bu yaşlı ve saygın devşirmesinin göğsüne “müze” yazılıp, “09:00—16:00 arası. Pazartesi günleri hariç” diye eklendi. O gün ince bir sızı oynattı mı taşları yerinden? Kendisini alabilecek bir zaman makinası olsaydı gider miydi?
Bir nesneyi, yeri, insanı ya da tarihteki bir dönemi kimi imgeler sayesinde fişler ve bellek arşivimize kaydederiz. Bu imgeler tanımlama ve akılda tutmayı kolaylaştırdığı kadar o şeyin bizdeki tesirinin en yakın ifadesi olurlar. En çok da şehirler kodlanır; belirgin özellikleriyle özdeşleşen imgelerle yer alırlar kollektif hâfızada (bu büyük, sembolik ve hayâli bir kütüphanedir). Manhattan dendiğinde tepeden bir bakış açısıyla hayli kasvetli görünen büyük gökdelenler gelir akla; aşağılarda sıcak, yakın mekanların kitapçı dükkanlarının ve patisserie’lerin bulunduğunu bilsek de... Kremlin derlerse kuleleri anımsarız, İstanbul dendiğinde göğün maviliğine gözcülük eden minareleriyle âbidevî camileri düşünür bir yabancı... Üstelik bu parlama, anımsama ya da tahayyül hiç de o şeyin büyüklüğü ya da yüksekliği ile alakalı değildir. Ostankino’daki TV binasının yüksekliği 600 m. olduğu halde kimse Moskova’yı bu bina ile hatırlamaz. Ya da dünyanın en yüksek binası “Sears Building” Chicago’luları milli ve manevi yönden beslemez. Bu özdeşleşmenin bir imge olarak kayıt altına alınmasındaki en çarpıcı nokta, o göstergenin evrensel mesajıdır; bu güzellik olabilir, tarih olabilir, özgürlük veya barış da...
Bu anlamda kişisel çağrışımların ya da folklorik anlamların ötesinde bir yerde duruyor Ayasofya ve 1453’e, fetih öncesine bakmak, harabeye dönmüş ve nüfusu elli bin’e düşmüş şehrin Ayasofya’sını tahayyül etmek gerekiyor bir de... Asıl itibariyle etkinliğini çoktan kaybetmiş Bizans’ın fetihten önceki bir dönemde hasar gören Ayasofya’nın tamirini üstlenecek çapta mimarı olmadığı için Edirne’den Osmanlı mimarlarını davet ettiğini kaydediyor tarih. (Fetihten hemen sonra ise 300— 500 bin nüfuslu bir şehirdir İstanbul.) Bilindiği gibi fetih sonrası yapılan ilk iş ise Ayasofya’nın camie çevrilerek ibadete açılmasıdır. Ancak yapılan uygulama hayret ve ibret vericidir. Camii olarak kullanımı için zorunlu değişikliklerin yapıldığı Ayasofya’nın mozaiklerinin zarar görmemesi için üstün bir itina gösterilir; mozaiklerin üzeri ipek bir kumaşla örtülür. Bu farklı inançlara gösterilen saygının yanısıra sanat eserlerine verilen önemin de en güzel ifadesidir. Ancak bu itinanın bir başka ve önemli bir anlamı daha vardır: İstanbul’a Doğu ile Batı’yı birleştirme fonksiyonunu yeniden kazandırmak. 1400 yıl süren boğuşmayı barışa havale etmenin en nazik ve ince biçimi...
İki kültürün karşılaştığı bu yerde ortak bir dil olmuştur Ayasofya, sınırda olanın mutlak tarafsızlığı içinde kapsayıcı bir mekan olmaktır görevi. Rengi ve üslubuyla Konstantiniyye’yi anımsatır, ama yeni müdavimlerinin coşkusunu ateşler, namazlarına ev sahipliği yapar.
Altın yaldızlı mozaiklerinin kapatılması 1800’lerde devlet erkânını uzman olduğuna inandırmış bir İtalyan dolandırıcının işidir ve muhtemelen 1934’te Atatürk’ün yapmak istediği; mozaiklerin üzerine yapılmış olan sıvaların kazınması ve Ayasofya’nın 1880’den önceki haline getirilmesidir, ezanını susturmak değil...
Onu bir insan olarak tahayyül etmek hiç zor değil; tıpkı bizler gibi, kimliğini yaşamın taşıdığı değerlerden ve öncelikle hakim güçten alır, değişir/ değiştirilir; bugün kim (sıradan ve manipüle edilebilirliği kesin olan bizlerden biri mi?) içinde olduğu koşullardan daha başka koşullarda doğsaydı ve yaşasaydı, bugünkü gibi, şimdi olduğu gibi olacağını iddia edebilir? Her dönem stratejik; dini ve sosyokültürel değişimlerle ona yüklenen anlamsal dönüşümü okuyabiliriz yüzünden; evvelsi gün Hıristiyan, dün Müslüman, bugün laik. Katman katman tarih.. Bu yüzden sürekli tâdilat halinde, kendini kaderin gücüne bırakmış iyi eğitimli mürebbiyeler gibi, sanki göçebe.
Artık Ayasofya’da geçmiş yaşamların soluğu yok, kuru ve kesitsel bilgi var. “Ayasofya’nın ibadete açılan bölümü” tabelasının yanındaki kapıdan girdiğinizde ise zavallı bir durumla karşılaşıyorsunuz ve misafirini hiç istemediği halde kiler kısmına sokmak durumunda kalmış titiz bir kadının sıkıntısını hissediyorsunuz duvarlarda.
Schiller “İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine Bir Dizi Mektup”ta güzellik ve kültür arasında ilginç bir ilişki kuruyor ve şöyle diyor: “Parçalanmış insanı bütünleyecek, bozulmuş uygar insanı gene yetkin kılacak güç güzelliktir. Ama ona varabilmek için herşeyden önce içtekilerin asilleştirilmesi gerekir. Çünkü ancak onların asillikleri bize gerçek bir kültürden sözettirebilir.”


