Kapkara bir gölge gibi kalın surların ardında gizlenmiş, dışarıdaki bahar neşesinden habersiz, titrek ve ürkek, akıbetini bekliyor.
Yedi iklimden gelen fetih ordusu surların çevresinde bahar çiçekleri gibi renk renk açıyor... Her sabah biraz daha aydınlık, her sabah biraz daha ümitli... Uyumak mümkün mü Bizans düşmeden?... Uyanık gözler şafaklar gibi kırmızı... Can bugüne feda... Can sultanın fermanında...
Fethin azmi surlara yüklenirken, surlar bir kafir inadıyla günlerce direndi. Nihayet ılık bir bahar sabahı takati kesildi; büyük Fatih, toz duman bulutu içinde şehre girdi... Yüzyıllar süren büyük bir rüyayı gerçekleştirmek üzere beyaz atıyla ayasofya'nın önüne geldi, durdu. ayasofya'nın buz gibi taşları için için ürperdi, titredi... Sonra garip bir sıcaklık yavaş yavaş içini ısıtmaya başladı.
İlk taşı temeline konulduğu günden beri bu anın özlemi içindeydi... Ferahladı... Yüzyıllarca içini kemiren acılardan kurtulduğunu hissediyordu. Fatih'in heybeti önünde önce diz çöktü, sonra bir daha eğilmemek üzere dimdik doğruldu.
Kur'an sesleri ayasofya'nın kararan ruhunu temizledi. Dört bir yanından minareler fışkırdı. Eski günleri hatırına bile getirmez oldu...
Anadolu'nun dilinde ayasofya'nın adı İstanbul'la beraber yaşadı. Sultanahmet Camii kendisine rakip olduğu gün bile mutluluğu bozulmadı. Vatanın her köşesinde kubbeler kabarıyor, minareler yükseliyor, fakat ayasofya'nın sevgisi, ilk evlat sevgisi gibi hiç bir zaman eksilmiyordu. O, Fatih'in yadigarıydı... Kimsenin bu şerefi kendisiyle paylaşamayacağını biliyor, gururlandıkça gururlanıyordu. Kimse ona dil uzatamıyor, "Sen Bizans'sın" diyemiyordu. O, Fatih'in öz evladıydı ve yıllarca öyle yaşadı...
ayasofya bir gün, bir yatsı namazından sonra, sabahın ilk aydınlığında uyanmak üzere derin bir uykuya daldı. O gece tuhaf rüyalar gördü... Kendisini bir matem havası içinde buldu... Yüce Fatih, başını Akşemsettin'in dizine koymuş ağlıyordu... Gözyaşları gittikçe çoğaldı, denizlere aktı, sular yükseldi. İstanbul bu suların içinde çırpınmaya başladı... ayasofya sulara gömüldü... Bu kabustan silkinerek uyandı... İçi korkuyla dolmuştu... Etrafına baktı, vakit nerdeyse öğle olmuştu... Yüreğinde büyük bir acı hissetti...
Yüzyıllardan beri bir tek sabah namazını kaçırmamıştı... "Bu nasıl gaflet?" diye düşündü... Nasıl uyanamamıştı? Neden minarelerinden ezan sesleri sabahın nurlarına karışmamışta? Sultanahmet'ten utandı... ilk defa başını yere eğdi ve bir daha kaldırmadı...
Yüzyıllarca özlemini çektiği nura kavuştuktan sonra bir gün korkunç bir karanlığın içine düşmek ona sonsuz bir acı verdi... Semalara yükselen ezan seslerini işittikçe kahroldu...
Sabretti....
Kendisini sadece bir taş yığını olarak görenlere, bir ruhu olduğunu nasıl anlatmalıydı? Acısını nasıl dile getirmeliydi?.. Kim hissedebilirdi hissettiklerini?..
Hiç uyumadı.. Gündüzler sessiz, geceler ızdıraplı geçti... Her taşının gözeneğinde sızılar duydu... Minarelerini göklere uzattıkça yardım diledi...
Yanından gelip geçenlere baktı; sabretti... Hep bir ümit bekledi ümidini alıp gidenlerden.... Acılarıyla taş; kesildi, sabretti...
Günler, aylar geldi geçti...
Bir Ramazan...
Bütün minarelerde kandiller yandı, ayasofya karanlıkta kaldı... Sultanahmet ilahilerle inlerken ayasofya derinden derine dinledi, içi sızladı, gözleri doldu...
Yarın bayram... Bayramda kimsesizler nasıl acı çeker bilirsiniz... Yalnızlığın ızdırabı yüreklerini yakar, acısı burunlarını sızlatır, yaşlar genizlerine dolar...
ayasofya: "Keşki hiç olmasaydım" diye düşündü. Bayram sabahında camiler müslümanların kalplerinden yayılan hararetle ısınırken O, Bizans devrinin soğukluğunu yaşayacak; Sultanahmet Tekbir'lerle göğe yükselirken O, yerin dibine girecek...
Akşam yaklaştı... Gözler iftar sofralarında... Top sesi ezan seslerine karıştı... Zeytinler dudaklara değdi beslemeyle birleşti...
Akşam geçti, yatsı geçti, yorgun gözler bayram sabahında uyanmak üzere tatlı bir uykuya daldı..
ayasofya uyanık... ayasofya gecenin yalnızlığında mahzun.... ayasofya: "Sabah olmasın" diyor... Ama sabah oldu... Ezan sesleri kalpleri titreten bir ahenk ile semalara yükseldi. Cemaat birer birer camileri doldurdu... Ezanlar sustu, etrafı birdenbire derin, bir sessizlik kapladı... Sonra ruhlar Aleminden yükselen yanık bir ezan sesi ayasofya'nın minarelerinden çifter çifter yayıldı... ayasofya ürperdi.... Bunu sadece Sultanahmet duydu ve ayasofya ile beraber gördü:
O yüce Fatih, önünde Akşemsettin, arkasında fetih ordusu ile bir sel gibi gökyüzünden inerek ayasofya'yı doldurdu... Bütün ışıklar yandı... Etrafı nur ile doldu... Ulvi bir tekbir ile sabah namazına duruldu... Bayram namazı kılındı, sonra bütün ışıklar gökyüzüne doğru yükseldi, gitti...
O günden beri ayasofya herkesin gözüne karanlık gibi görünür ama, şimdi onun içi manevi bir aydınlıkla dolu, ümitle yaşıyor...