Fahri Güven
Yeryüzü coğrafyasında İslâm dininin hükümran olduğu diyarlarda İslâm mimarisi görkemli bir benzerlik gösterir. İslâm milletlerinin eserleri inanç düzleminden kaynaklanan bir anlayışla, İslâm coğrafyasının her tarafında aynı dilin lehçeleri gibi benzeşimle ortak bir sanatı terennüm eder. Bu benzeşimde başat rol oynayan etken, evrensel İslâm inancının kuralları olmuştur. Bu nedenle İslâm ülkelerindeki sanat eserlerinin, mimari yapılarının çoğunluğu – Suut Kemal Yetkin Hoca’nın ifadesiyle- dini sanatın ürünleridir. Bu dini yapı sanatının ağırlık merkezini de “cami” teşkil eder.
Camilerden bahis açılınca, cami avluları da ister istemez gündeme gelir. Bazı oryantalistler İslâm mimarisindeki cami avlularının esin kaynağının Romalıların “atrium’u olduğunu belirtmişlerse de bu doğru bir yaklaşım tarzı değildir. Cami avluları bir ihtiyaca mebni olarak ortaya çıkmıştır. Namaza geç kalan, ya da caminin içinde yer bulamayan Müslümanların namaza katılmalarını sağlamak amacına matuf olarak inşa edilmiştir.
Diğer taraftan Mimar Sinan’a haksız bir yakıştırma ise Süleymaniye Camii’ni Ayasofya’ya öykünme olarak inşa ettiği düşüncesidir. Bu yaklaşım tarzı, İslâm sanatının en nadide ve mimarlık tarihinin de eşsiz eserlerinde biri olan Süleymaniye Camii’ne ve onun mimarı Sinan’a karşı koskoca bir bühtandır. Bu tür rivayetler, İslâm sanatının görkeminden rahatsız olan batılı yazarların kendi açmazlarını İslâm sanatına ve sanatkârlarına yamama çabasıdır.
Mimarî alanında bir dâhi sanatkâr olan ve şiirini taşlara hakkeden Sinan -yine Yetkin Hoca’nın ifadesiyle- “elbette Ayasofya’yı görmüş ve incelemiştir. Ama onu taklit yoluna gitmemiş, onda gördüğü hata ve noksanları düzeltmek suretiyle öteden beri süregelen Türk mimarisini en yüksek noktasına ulaştırmıştır. Bazı sanat tarihçileri, Ayasofya’da iç mekânın topluluk ve ferahlık itibariyle Süleymaniye’ye üstün olduğunu söylemişlerdir. Gerçekten, Ayasofya’nın yerden itibaren kubbe yüksekliği 56 metre olduğu hâlde, Süleymaniye’ninki 48 metredir. Arada Ayasofya lehine 8 metrelik bir fark vardır. Ve şüphesiz bu durum daha büyük bir boşluk sağlamaktadır. Ama Ayasofya’da bir merkezi ve iki yarım kubbe ile örtülü kısmın âyin alayları ve taç giyme törenleri göz önünde tutularak uzun bir merasim salonu mahiyetinde olması ve halka mahsus yan nef’lerin orta nef’ten ayrılmış bulunması, toplu bir mekan teşkilinden çok uzaktır.
“Kubbe altında, toplu olarak saf saf namaz kılmaya daha elverişli bir plân arayan Sinan, Süleymaniye’deki plan tipini tercih etmiş ve yan nef’leri merkezi nef’e bağlamak suretiyle daha toplu ve ferah bir mekân elde etmiştir. Hattâ Edirne’deki Selimiye’de bu mekân topluluğunu daha üstün surette gerçekleştirmiştir. Bu nedenledir ki Sinan, Şehzade Camii’ni çıraklık, Süleymaniye’yi kalfalık, Selimiye’yi ustalık eseri saymıştır.
“Süleymaniye’nin Ayasofya’dan asıl üstün tarafı, anıtsal olan dış görünüşüdür…”* Süleymaniye’nin narin ahengi karşısında Ayasofya ağır ve hantal kalır… Ne var ki yine Ayasofya Camii, yaklaşık olarak 70 yıldan beri, bırakın Süleymaniye ile boy ölçüşmeyi, kendisine bahşedilen “Cami” olma unvanını yitirmesiyle, korkunç bir onmazlığı yaşamakta ve haklı bir feryadın derin ve içli sızılarıyla yoğrulup, biteviye feryad etmektedir. Fethin bir sembolü olmasının yanı sıra mimari alanda kiliseden camiye tahvil edilerek “mühtedi” bir eser unvanıyla ayrıcalıklı bir yere sahip olan Ayasofya, bu feryadlarında alabildiğine haklıdır. Secde öpücüklerine hasret kalan, nâm-ı nişanını yitiren, içli yakarışlardan uzak kalmasıyla ıstırabı arşı tutan Ayasofya’ya “müzelik” mührünün vurulması, onun fetih ruhunu yitirmesi anlamına gelmiştir. Bu onmazlığa bir an önce son verilmelidir…
Ayasofya müminlerle tekrar kucaklaşmalıdır. Firakının dağdağası sona ermeli ve secde öpücükleriyle tekrar sevinç ve muştuya gark edilmelidir. Meleklerin busesine “mühtedi bir eser” olarak tekrar muhatap olmalı, mümin yüreklerin arş-ı âlâyı tutan yakarışlarına kol kanat germelidir. Diğer taraftan mimari açıdan aralarındaki kıyasla ayrı gibi gösterilen ve perde örülmeye çalışılan Ayasofya ile Süleymaniye Camii, ruh şölenine sıra gelince bütün tartışmaları bir çırpıda geride bırakırlar. Çünkü her ikisi de asırlardır aynı ruh şölenine, aynı vecde tanıklık etmiş yapılar olarak kardeşlik senfonisini terennüm etmişlerdir. Bu yüzden bir edebiyat ustasının şu mısraları ne güzel de anlatır bu efsunlu ve zarafet dolu birlikteliği:
“Öper Sultanahmed Ayasofya’yı
Güneşe karışır zülüflerinde
Martılar karanfil dökerken sulara
Hiç böyle İstanbul olmadı hiç kimse.”
Ayasofya, Süleymaniye ve Sultanahmed Camiİ’lerinin inşasıyla bırakın hüzünlü olmayı, yalnızlıktan kurtulmanın sevincini yaşamıştır. Yalnızlıktan sıkılan bir çocuk misali Sultanahmed ve Süleymaniye’nin inşasıyla Ayasofya’nın bir başınalığı bitmiş ve yeni kardeşlere kavuşmanın süruruyla taçlanmıştır. Fakat 70 yıldan beri Ayasofya ruh festivaline, secde güllerine hasret kalmasıyla derin aymazlığın kıskacında bîzar eden bir yapı olarak sürekli ilenmektedir. Kendisine bahşedilen “Camilik” unvanı bu yüzden tekrar iade edilmelidir. Bu iade-i itibar “gül medeniyetinin” tekrar inşası için bir açılım mesabesinde olacaktır.
Ayasofya’nın tekrar ibadete açılmasına en çok da Süleymaniye ve Sultanahmed Camii’leri sevinecektir. Çünkü onlar “isâr” denen bir algı ile yoğrulmuş ve harmanlanmış bir kültür ve medeniyetin izdüşümleriyle boyanmış ve inşa edilmişlerdir… O yüzden evrensel bir inanca sahip olan bu ülkenin insanları olarak biz de bir an önce “ruh festivalimizi” Ayasofya’da yapmak ve secdelerimizle onu öpmek istiyoruz… Onun da firaktan dolayı bu vuslatı fazlasıyla “hak” ve “temennâ” ettiği bir gerçektir. Unutulmasın ki, Ayasofya bizim için bir “bâr” (yük) değil, bir yârdır…
* Suut Kemal Yetkin, Türk Mimarisi, Bilgi Yayınevi, Ankara 1970, s. 199- 200


