Geçtiğimiz yıllarda internet ortamında dünyanın en önemli mimarî eserleri konusunda uluslararası bir yarışma oldu. Ayasofya da bu beynelmilel yarışmada yer aldı. Hâtta yanılmıyorsam Kültür bakanlığı, bu hususta vatandaşlarımızdan internet ortamındaki oylamada Ayasofya'yı seçmelerini ve reylerini o istikamette kullanmalarını istemişti. 1935'de Câmi özelliği kaldırılan Ayasofya,o tarihten itibaren müze şeklinde tertip ve düzenlemeye mâruz bırakılmıştı. Özellikle 1970’li yıl lardan sonra, nice müslüman Ayasofya'nın yeniden câmi hüviyetine kavuşturulması için taleplerde bulundu. Her sene daha artan bir iştiyakla bu talep dile getirilirken zaman zaman bu istek leri gösteri hâlinde sergiledi. Bu hususta hançeremizin yırtılırcasına bağırdığımız, "Zincirler kırıl sın, Ayasofya açılsın!" sloganını unutmak mümkün mü? Bu sloga nı söyletmek istemeyen toplum polislerinin coplarına hedef olmuş nice kardeşimiz o günleri hatırlayacaklardır. Bilhassa 1969'dan 12 Eylül 1980'e kadar yaşananlar, kimi insanlarımızın vücudunda ve sicil dosyasında izler bırakmıştır. Kimileri; Ayasofya'da namaz kılmak suçuyla götürüldüğü emniyette fişlenerek mahkemeye sevk edildiler. Ümmeti Muhammed'in; Ayasofya'nın ibadete açılması hakkındaki çeşitli yollarla dile getirdiklerini, o dönemin koalisyon partileri kendi görüşleri istikametinde çözüm önerileri sundular. Milliyetçi cephe adı verilen bu koalisyon partilerinin teklifleri 12 Eylül 1980 darbesiyle Ayasofya'nın asli hüviyetine avdet ettirilme düşüncesi şimdilik sona ermiş oldu.
Ayasofya kilisesi macerası
Doğu Roma İmparatorluğu dönemi demek olan Bizans devletinin 537'den 1453 yılına kadar kilise olarak kullandığı Ayasofya, İstanbul'da yapılmış en büyük kilisedir. Bu kilise dönemi 916 sene sürmüştür.
Hz. Muhammed (s.a.v.)'in müjdesi olan Kostantiniyye'nin fethini gerçekleştiren Osmanlı devletinin 7. padişahı II. Mehmed Ayasofya'yı câmiye tahvil etmesi, bu yapının 482 sene süren ibadeti İslâmiyeye hizmeti başlamış oldu. Çünkü; 1934 yılı Temmuz ayında bir hükümet kararıyla bahse konu yapının namaz kılma fonksiyonu ortadan kaldırılmış oldu. Ayasofya'yı yaptıran kişinin I. Konstantin olduğunu ileri süren târihçiler karşısında, 408450 yılları arasında yaşamış olan Socrates ve tâkipçileri olan târihçiler daha farklı bir kral ve tarih verirler. Ayasofya, ana imparatoriçe Helena'nın 325 senesinde Kudüs'e yaptığı seyahat sonrasında “İstanbul'da, Roma tarzının değil Kudüs tarzının tatbiki olmalıdır” talebi ve de teşvikleriyle oğlu II. Konstantin'e yaptırtmıştır, malumatını veriyorlar ve 15 Şubat 360 tarihinde kilisenin ibadete açıldığını belirtiyorlar. Buna göre Ayasofya günümüz itibarıyla 1644 yaşındadır ve bu yapı münasebetiyle İstanbul, Kudüs'ten sonra hıristiyan dünyasının en kutsal şehri olarak kabul edilmiştir. Yine de söylemeden geçmeyelim ki; ilk Ayasofya kilisesi, mimarî yapı itibarıyla bu günkü şeklini taşımamaktaydı. Şehrin en büyük kilisesi olması hasebiyle, adı "Megali Eklisia" yâni büyük kilise adıyla anılıyordu. Sonra “Allâh’ın hikmeti” mânasına gelen "Thea Sophia" ismi kullanılmaya başlandı. Nihayetinde Ayasofya, yani Aziz Hikmet olarak anılmaya başladı.
Ayasofya Kilisesinin adının II. y.y’da Roma'da yaşamış ve hıristiyanlık uğruna hayatını feda etmiş bir kadının isminden kinaye olduğuna dâir beyanlar varsa da, böyle bir şeyin kesinlikle aslı olmadığı ifade edilmektedir. Öte yandan Ayasofya kubbesi altında nice müthiş hadiseler cereyan etmiştir. Bunlardan birisi de, Arien Mezhebi sâliklerinden olan İmparator Konstantin ve Patrik Makedonios, vermiş oldukları bir emirle burada 3150 Ortodoksu öldürttüler ve mabedi kana buladılar. Daha sonra Arienler ile Ortodokslar arasında çıkan mücadelede 381 târihinde imparatoriçe Evdoksiya'yı fahişe Jezebel’e benzeten aksi patrik Yuhannes Hrisostomos, imparator Arkadyus tarafından 9 Haziran 404 târihinde sürgüne gönderilince Ortodoks ahali kıyama geçti ve hengamede ateşe verilen Ayasofya kilisesi yanıp kül oldu. Böylece, Ayasofya kilisesinin ilk dönemi sona erdi. 408 senesinde Bizans tahtına çıkan II. Teodosyus, yeniden Ayasofya'yı inşa etmeye başladı. Eylül 415, yeni kilisenin açıldığı gün oldu. Böylece 1314 Ocak 532'de kopan Nika İsyanına kadar 17 sene süren II. Ayasofya döne mi başladı. Nika isyanı da Ayasofya'nın yeniden yanmasına sebep oldu. Aynı senenin 23 Şubat'ında İmparator Jüstinyen Ayasofya'yı onbin çalışanın işe başlamasıyla yeniden yapmaya başladı. Beş sene sonra 27 Ocak 537'de tamamlanan Ayasofya'nın 3. versiyonu bu günkü para birimi ile 75 milyon dolara mal olmuştu, bu da yaklaşık 112 trilyon TL. yapmaktadır.
İstanbul'un yaşadığı 886 depre minde kubbesi büyük zarar görürken, 944 senesinde II. Basilius tamir ettirdi. Bundan 260 sene sonra da,1204'de IV. Haçlı seferi olan Lâtin istilası 57 yıl sürdüğünden dolayı Ayasofya da soyulup soğana çevrilmişti. Bugünkü Ayasofya herkesin bildiği gibi dört tarafındaki göğüsleme duvarlarının yardımıyla ayakta durmaktadır. Ayasofya’nın Andronikos payandalarından biri şimdi İbrahim Paşa türbesi yanındadır. Mimârî yönden Ayasofya'da büyüklü küçüklü 24 istinat duvarı bulunmaktadır. Bu duvarları da, müslüman mimarların yapmış olduğu takviyeler yıkılmaktan muhafaza etmiştir. Bu müslüman mimarlardan biri olan Ali Neccar, Sultan Fatih daha Edirne valisiyken Bizans'ın talebi üzerine İstanbul'a gönderilmiştir. Ali Neccar kuzey cihetinde yıkılma eğilimi gösteren Ayasofya'yı ayağa kaldırmış ve dönüşünde genç Fatih'e bu durumu şöyle hikâye etmiştir: "Ey sultanım; dört büyük payanda ile Ayasofya'nın kubbesini kurtardım. Tamir vazifesi bana kısmet oldu, onu fethetmek görevi de size düşüyor. Hatta yapacağım minarenin temelini de hazırladım ve içinde ilk namazı da ben kıldım."
Ayasofya’nın Osmanlı macerası
29 Mayıs 1453'de Salı günü Kostantaniyye'yi feth eden Fatih, şehrin merkezine doğru ilerlemekteydi; ahali ise Ayasofya'ya sığınmış, içeri giremeyenler gölgesine iltica etmişlerdi. Bugünkü Beyazıt'ın adı o zamanlar Öküz Meydanı idi. Atının üzerinde müşfik bir eda ile ahaliyi selâmlayan padişah, Ayasofya'nın önünde atından inerek Ayasofya'ya girdi. Etrafı seyretti ve mabedin temizlenmesini, burayı camie tahvil edeciğini ifade etti. Sultan Fatih Cuma namazını burada kılacağını söyledi. Hemen tahtadan bir minare yapıldı. Cuma gününe yetiştirildi. Minber ve mihrab da konulmuştu. Cuma namazının sünneti kılındığında Fatih; minbere çıkmış ve hutbeyi kendisi okumuştu. Onu hutbeye çıkartan az sonra Cuma Namazını kıldıracak olan Akşemseddin olmuştu. Sultan Fâtih; kiliseyi camiye tahvil etmiş, fakat adını değiştirmemek suretiyle hıristiyan dünyasının karşısına geçmiş ve “haydi gelin de alın göreyim” der gibi idi... Gayri müslimler, 1918'de İstanbul'a girdi. Fakat Ayasofya üzerine plânlarını tatbike muvaffak olamadılar. İşgal kuvvetleri karşısında canlarını hiçe sayarak, Ayasofya'ya çan takmak isteyenleri teşebbüslerinden vazgeçirmeye muvaffak olan askerler ve bilhassa Kara Vasıf Bey, Yenibahçe’li Şükrü (Oğuz) Bey gibi subaylar, saldırı karşısında Ayasofya'yı dinametle yerle bir edeceklerini düşmana duyurdular ve onları teşebbüse geçmekten kaçındırdılar.
Müze’ye tevdi edilmesi
Celâl Bayar İktisat bakanıyken, M. Kemâl Paşa Avrupa’daki gelişmelerin Yunanistan ile bir dayanışma içine girmemiz tarzında olduğunu ifadeyle, Celal Bey, “Şu Yunanlılara bir jest yapalım, Ayasofya'yı cami'likten çıkarıp müze yapalım” demiş ve 14. 11. 1934'de 94041 sayılı yazı ile müzeye çevirmek için vakıflara bilgi göndermişler. Vakıflar da gönderdiği bir yazıda binanın Bizans'dan kalma bir eser olduğunu ve hiçbir vakfı da bulunmadığını bildirmiştir. Avrupaya yakınlaşmak düşüncesiyle yapılan bu jest, ne Yunanlıların, ne de Avrupalıların üzerinde bir ehemmiyet icra etmemiştir.
24 Kasım 1934'de bakanlar kurulundan onaylanarak çıkan kararla, 1 Şubat 1935'de resmen müze olmuştur. Yazımızı; fazlaca İslâmî bir hassasiyet sahibi olmayan Peyami Safa'nın bir yazısının son paragrafıyla noktalıyalım: "Din mücadelelerinin sona erdiği bir dünyada yaşadığımıza inanmak gaflettir. Kıbrıs davasında da Ortodoksluğun oynadığı büyük rol göz önündedir. Ayasofya'nın müze hâline getirilmesi hıristiyanlığın İstanbul üzerindeki emellerini bertaraf etmemiştir. Bilakis, cesaretini arttırmış, kışkırtmış ve azdırmıştır. Geçenlerde Athenagoras'ın Patrikhaneyi kendi muhafızlarıyla korumak için gerektiği teşebbüsler de aynı cüretli plânın adımlarından biriydi. Fî emânillâh.
Metin Hasırcı


