“Yakın Tarihimizin Anlatılamayan Hikâyesi – AYASOFYA” kitabının yazarı Hüseyin Yılmaz’dan…
Sayın Yılmaz, biliyorsunuz Başbakan'ın daha çok ekonomi ağırlıklı Amerika seyahati esnasında Patrikhaneye Devlet statüsü tanıma hususunda baskı altında tutulacağı, hattâ yardımın bu yolda koparılacak tavize bağlı olacağı yolunda söylentiler var. Sizce son zamanlarda iyice hatları netleşmeye başlayan Ortodoks ittifakının esas saikleri nelerdir? Dinî salâbetten mi kaynaklanıyor yoksa siyasî ve iktisadî kaygılar mı var?
— Önce bir başka hususa dikkatinizi çekeyim. Evvelâ hasmımızı tanıma mükellefiyetiyle karşı karşıyayız. Tanıyor muyuz Batı'yı, yâni Hıristiyan dünyasını... Hayır... Ekseriyet için verilecek cevap bu. Tanıyanlar bir avuç vatanperver: Ezilmiş, söz hakkı elinden alınmış bir avuç. Batı bir bütündür, yekpareliğini dininden alır: Hıristiyanlıktan. Ama bu kendi içinde tecezzi kabul etmez bir kül değildir, bir nevi düşman kardeşler birliği. Dışarıya, yâni bize karşı daima müttefik, kendi içinde kavgalı ve bölünmüş. Meriç belki haklı olarak bu bölünmüşlüğü göz ardı ederek hasmımızı şöyle târif eder:
"Avrupa insanı Doğu'yu tanımaz. Avrupa insanı kalabalıktır. İslâm'la Hıristiyan, Haçlı Seferleri'nden beri tezle antitezdir. Bütün Kur'an'ları yaksak, bütün câmileri yıksak Batı insanın gözünde Haçlı Seferleri'nin yalınkılıç ve tekbir getiren cündileriyiz. Avrupa'nın bir nevi tezâdı idik. Yâni kıtayı tamamlıyorduk. Şimdi maymunuyuz. Yâni hiç bir haysiyeti, hiç bir hikmet-i vücudu olmayan ananesiz, haysiyetsiz, sırnaşık gölgesi. Avrupa materyalizmine rağmen Hıristiyan'dır. Hıristiyanlık Doğu ismi anılır anılmaz şahlanıverir. İşçisi de, Marksisti de, Hıristiyan'dır hep Avrupalının. Durup dururken Hıristiyan değildir belki. Ama Hıristiyan bir devletle Müslüman bir devlet arasında bir tercih yapmak gerekince saf kan Hıristiyan'dır. Biz Müslüman olduğundan, Doğulu olduğundan, Türk olduğundan utanan şuursuz bir yığın haline geldik." (1)
Doğru, bir avuç şuurlu vatanperver için; gerisine göre mahza hezeyan. Onlara göre, Batı bizi kucaklamaya dünden hazır. Düşünmezler ki, Batı'nın kucaklamaya hazır olduğu biz değil, bir nevi kendisi yahut gölgesi. Yâni bizi önce biz olmaktan çıkardıktan sonra kucaklayacak, bütün o Batılılaşma dayatmalarının sebebi bu. Batı karşımızdaki bütünlüğünü kendi içindeki kavgaların tırmandırılmasıyla zaman zaman unutur. Öyle ise bize düşen Batı'nın yarasını kaşımaktır. Başarabilir miyiz? Geçmişte başardık... İstanbul'un Fethi'nin hemen öncesinde zoraki bir nikâhla birleştirilen Şark ve Garb kilise ittifakını Fâtih fethin daha ilk günlerinde ağırlığını Şark kilisesinden yana koyarak bozar. Çok mu seviyordu Gennadios'u? Hayır ama, Bizans'ın harabeleri üzerinde yere sağlam basabilmek için düşmanını bölmek ve küçültmek zorunda idi. Fâtih'in Ortodoks kilisesini himayesine alışını onun bu inanca temayülü gibi bir zırva ile tevile kalkışanların Fâtih gibi bir dehâyı anlamalarını beklemiyorum. Fakat bu hamakat onlara bile fazla gelir.
Hıristıyan âleminin bu zayıf tarafından istisnasız bütün Padişahlar istifade yoluna gitmişlerdir, ama bu istifadeyi Devlet–i Âliyye'nin zeval yıllarında bile fazlasıyla gerçekleştiren merhum Sultan Abdülhâmid Han'dır. Kendisini tahttan indirip Selânik'te sürgüne gönderen İttihat ve Terakki iktidarının Yunan kilisesi ile Bulgar kilisesinin aynı idareye bağlandığını haber veren Ali Fethi Bey'e teessürle şunları söyler;
"Eyvah!.. Şimdi Yunanlılar'la Bulgarlar'ın elele üzerimize çullanmalarını bekleyin.. Ben, bu birleşmeye otuz sene, binbir bahane ve sebeple mâni olmuştum." (2)
Nitekim bir müddet sonra Balkan Devletlerinin karşımızdaki ittifakını aynı İttihatçı'dan dinlediğinde de muzdarip bir ruh hali ile tarihin vicdanına şunları fısıldar:
"Bulgarlar, Sırplar, Karadağlılar, Yunanlılar beraber olabildiler, aralarındaki derin ihtilhafları halledebildiler ve müştereken üzerimize saldırdılar demek... Rum, yâni Yunan Kilisesi ile Bulgar Kilisesi arasındaki ihtilâf bâki kalsa idi, bu iki millet arasındaki uçurumu hiç bir şahıs ve tedbir doldurtamazdı. Zâten elden gitmiş olan Girit için Yunanı'ı ötekilerin kucağına atmanın mânâsı var mıydı? Sizler tecrübesiz ve genç idiniz. Fakat Makam-ı Sadaret'i lâyık gördüğünüz Said ve Kâmil Paşalar senelerdir takip edilen idare-i maslahat siyasetinin zaruret olduğunu bilmiyorlar mıydı? Onların vebali sizinkilerden büyük... Bu kadar gaflet bu kadar kısa zamana nasıl sığdı?" (3)
Haykırabilir miydi? Belki. Ama tarihin vicdanında bu kadar müessir olmazdı. Mazlumun haykırışı kadar, mütevekkil teessürü de zehirli bıçak gibidir. Ali Fethi gibi, İttihatçıların başı Talât ve diğerlerini de bu tevekkül dize getirir. Lâkin iş işten geçmiştir.
Şimdi sualinize geliyorum. Hıristiyan dünyası geçmişinin hiç bir devrinde olamadığı kadar güçlü, bize karşı. Biz zayıf düştükçe kendi içindeki ihtilâfları hatırlaması bundan. Eğer bizden bir şey alınacaksa, bu öncelik Ortodoksluğa âittir. Zirâ coğrafî varlık olarak Ortodoksların nüfuz sahasında olduğumuz gibi, tarihten kaynaklanan iddialar da ortodokslara öncelik verir. Evet bu ittifak arayışlarının temelinde yatan unsurlar bir düzineden fazla, ancak dinamizim Ortodoksluk şuurundan geliyor. Tehlikeli bir gelişme.
— Ortodoksların, özellikle Yunanistan'ın Ayasofya ile yakından ilgilenmesinin sebebi nedir? Ayasofya'yı kiliseleştirmeleri bu kadar mı mühim?
— Ayasofya bir semboldür. Bizim için Fethin, Ortodokslar için tarihten kaynaklanan bütün iddiaların ve mirasın sembolü. Yunanistan için ise, mutlaka hortlatılması gereken Bizans'ın sembolü. Ayasofya'dan başlamalarının sebebi o. Üstelik Türkiye Cumhuriyeti Ayasofya'nın bizim için ifade ettiği mânâdan taviz verip onu müzeleştirerek, tarihten kaynaklanan iddiasından vazgeçmiştir. Ortodoks dünyası için bu, yarı yarıya kazanılmış bir zafer, bizim için tam bir mağlubiyettir. Bugün artık kiliseleştirilmek istenen Ayasofya cami değil, altmış yıllık bir müzedir. Kendi vatandaşını darağaçları ve namlunun ucu ile dize getiren rejime gösterilen altmış yıllık tepkinin cılızlığı Ortodokslar'a elbette cür'et verir. Bu millet Ayasofya'nın müzeleştirilmesine hangi sebeplerle boyun eğdiyse, kiliseleştirilmesine de aynı sebeplerle katlanır. Hem mâbedimizi müzeleştirirken bize sormayanlar, müzelerini kiliseleştirirken niçin sorsunlar? Çok mu umurlarındayız!..
— Bir de devlet açısından baksak...
— Devlet çoktandır bir takım tercihlerle karşı karşıyadır. İlk defa Kürt meselesinin bitirilmesinde devlet ya Kemalist zihniyetten vazgeçmek, ya da Osmanlı'nın Kürdistan dediği bölgeden olmak tercihiyle burun buruna gelmiştir. Şimdilik ne ondan oluyur, ne berikinden. Ama gidişat şıklardan birini seçmek zaruretiyle her geçen gün daha fazla burun buruna geleceğini gösteriyor. Ortodoks ittifakı ve Ayasofya meselesi devleti bir daha bir tercih problemiyle karşı karşıya getirecektir. Ya vatandaşını tercih ederek Ayasofya'ya vurduğu prangayı çözüp cami yapacak, ya da Batı'yı tercih ederek aynı prangaları söküp yıllar önce müzeleştirdiği Ayasofya'yı kilise yapacaktır. Hangisini yapacağına gelince? Belki biraz erken ama, herhalde yetmiş yıllık itiyad ve menfaatlerinden kopamayacaktır. Hangi müstebid rızasıyla iktidardan gitmiştir ki? Şimdi ben bunu söyleyince bir takım çevrelerin iştahı kabarır, mahkemeye çekmek için. Fakat bu isimlendirme bizzat M. Kemâl'e âittir. (4) Serbest Fırka'nın kuruluş günlerinde İnönü'nün de hazır bulunduğu bir sohbette Ali Fethi'ye söyler. Köprülerin altından çok sular akmış olabilir, doğru. Fakat devletin bir çok noktadan tavrı ve varlığı hâlâ millete rağmendir. Batı'ya karşı asıl zaafı da bu. Vatandaşına karşı kendisini emniyette hissedebilmek için, Batı'ya dayanmak zorunda.
— Ayasofya’nın müzeleştirilmesinin ve bir daha camie çevrilemeyişinin sebebi nedir?
— Sebebi M. Kemâl'in Batılılaşma azmi. Saltanatına son verdiği Osmanlı'yı mânevî sahada da bitirdiğini ilân etme ihtiyacı içindedir Paşa. Saltanatı temsil eden Yıldız gibi Osmanlı'nın mânevî çehresinin simgesi Ayasofya'yı da müzeleştirmesinin sebebi bu. Üstelik bu jest bütünüyle kendisine teslim olduğumuz Batı için de mühimdi, çünkü bu teslim oluşta ne kadar samimi olduğumuzu da göstermiş olacaktık. Niçin camie çevrilemediğine gelince... Bir önceki sualin cevabında dile getirmeye çalıştım. Bu icraatın arkasında M. Kemâl olduğuna göre, devlete teklif ettiğiniz şeyde çok haklı sayılmazsınız. İki sebeple: Bir kere M. Kemâl'in icraatlerinin aksine yürümek sivil otorite için hâlâ çok tehlikeli ve cür'et ister. İkinci sebep, sivil iktidarlarda bu tarz bir arayış ve arzunun olmayışı. Bu durumda Ayasofya ya müze olarak kalacak, ya da kilise olacaktır; cami değil.. Bence kiliseye çevrilmesi daha muvafıktır. Her bıçak can yakar, ama kör bıçak daha fazla bağırtır. Kilise bizim için kör bıçaktır. Tende can kaldıysa belki feryad ederiz.
— Ertekin Durutürk'ün Ayasofya'nın ibadete açılması teklifinin Meclis gündemine alınmış olması bir şey ifade etmeyecek mi yâni?
— Elbette bir şey ifade ediyor, edecek de... Fakat bunun beklendiği istikamette bir gelişme olacağını beklemek, yanlış. İyi niyetle bakarsanız, Meclis'in bu meseleye müsbet baktığına hükmedilebilir. Fakat bir nebze şüphe ile baktığınızda Meclis'in bu tavrının siyasî sebeplerinin olabileceği de muhtemel görünür.
Bir kere Tansu Hanım'a bulunduğu seyahatte Patrikhane ile ilgili yapılacak baskıları milleti temsil makamında olan meclisin bu tavrı ile dengeleme düşüncesi, yanlış değil. Bu işin iyi tarafı.
Kötü tarafı şu: Son zamanlarda RP'nin tırmanışı ile memlekette ciddi rahatsızlıklar seslendiriliyor. Zinde güçlerin hassasiyetinin hiç bir dönemde bu kadar tahrik edildiğini zannetmiyorum. Söz konusu teklif de bu tahrikin bir parçası olarak değerlendirilebilir. 12 Eylül denen meş'um darbenin -darbenin meş'um olmayanı yok- gelmek için Konya Mitingi'ni kullandığını hatırlarsanız, beni anlamanız kolaylaşır...
Ayasofya ibadete bu teklifle gerçekten açılabilir mi? Hiç sanmıyorum...
— Siyasilerimizin oluşturulacak bir ortodoks cephesinin baskısıyla Ayasofya'nın kilise olması kararını alması halinde neler olabilir? Olabilir mi?
— Bir kere siyasilerin böyle bir karar almaları her şeye rağmen çok kolay değildir. Güçlük kamuoyundan gelecek tepkiden çok, düşmana verilmiş bu tâvizin devletin geleceğini ve istiklâliyetini ciddi şekilde tehlikeye sokacak olmasıdır. Bununla birlikte eğer böyle bir durumda dahilde neler olabilir diyorsanız, fazla bir şey olmaz. Vardır bir hikmeti der, çıkarız işin içinden. Hariçte neler olur diyorsanız, herhalde düğün-bayram olur. Gözüne bu kadar zayıf görünmekte beis görmediğiniz düşmanın düğün-bayram yapmasından daha tabiî ne olabilir.
Size son bir şey söyleyeyim mi? Bence bizim için hayatî olan başkasının ne yaptığından çok, bizim ne yaptığımızdır. Ayasofya kiliseleşecekmiş... Aman ne mühim! Yahu altmış yıldan beri müze olan Ayasofya size hiçbir şey söylemiyor da, kilise mi söyleyecek? Güldürmeyin. Bu denklemde biz yokuz, esamemiz okunmuyor. Varız, diyorsanız; önce düşüncenizi ortaya koyun. Sizi siz yapacak düşünceleri bayraklaştırın. Alternatif olduğunuzu gösterin, milletin vicdanındaki iktidarı elegeçirin önce, gerisi kolay. Gönüllerde inanç kalesini yeni baştan inşa etmeden bir şey olmaz ki. Bu milletin inancı, beyni ve gönlü itlere peşkeş çekildi.
Size ne Ayasofya'dan, demek istemiyorum, ama sahiden size ne?
DİPNOTLAR
(1) Cemil Meriç, Jurnal I, S:384, 2. Baskı, 1992-İletişim Yayınları
(2) Cemal Kutay, Üç Devirde Bir Adam: Ali Fethi Okyar, S:142, 1980-Tercüman Yayınları
(3) Cemal Kutay, Üç Devirde Bir Adam: Ali Fethi Okyar, S:166-67, 1980-Tercüman Yayınları
(4) Cemal Kutay, Üç Devirde Bir Adam Ali Fethi Okyar, S:392, 1980-Tercüman Yayınları
Şu ifade M. Kemâl'e âit: Ben öldükten sonra arkamda kalacak müessese bir istibdâd müessesesidir.


