Ayasofya içimize çakılı bir mıh gibidir, zaman zaman söylenir nutuklar atılır, hisleri duyguları iptal zombiler gibi, sadece hiç bir şey yapmadan bir reaksiyon vermeden seyirci kalırız. Bu tıpkı sahip olduğunuz malikanenin en özel bölümünün ipotek altında olması gibi bir durum.
İstanbul’un eski arifleri, kibarları sabah namazı için özellikle Ayasofya Camii’ni tercih ederlermiş. Bu geleneği canlandırmak üzere, bir yıl önce Ayasofya’da (ibadete açık olan bölümde) sabah namazları organize etmiştim. O zaman bir şekilde anahtarı bende idi ve fasılasız iki yıl her cuma sabahı gitmiştik. Ara vermek zorunda kaldık, ama şimdi yeniden başladık. Şimdi fethin yıldönümünde bu hazzı bizimle paylaşmak isteyip gelebilecek olan arkadaşları bekliyoruz...
Fetih Mabedi Ayasofya
Geçtiğimiz Ramazan bayramında Mescidi Aksa’ya girebilmek için Filistin halkının uğradığı zulümü gözyaşları içinde izledim... Aradaki benzerliği dehşetle fark ettim... Orda gözle görülür, fiziki bir işgal ve zulüm var; burda ise çok daha etkili görünmez yasaklar söz konusu... Birilerinin kanına dokunuyor diye kendi öz mülkünüzdeki mescidinize giremezsiniz... Dileğimiz ve meramımız odur ki, hafta da bir gün olsun, Eyüb Sultan Camii’nde olduğu gibi, Cuma günleri sabah namazlarını cemaat olarak Ayasofya Camii’nde eda edelim...
Yıllardır Ayasofya ile ilgili tüm yazılarda eski mabedin ismi hep ‘mahzun’ olarak anılmıştır. Öyle ki benim de yıllar önce “Ortodoks ittifakı ve mahzun mabet Ayasofya” diye bir dergide, yazım yayınlanmıştı. Bu sefer özellikle onun mahzun halini anmadan yazmak istedim.
Aslında, bu eski mabet hâlâ ayakta oluşunu Türklere ve Müslümanlara borçludur. Sezar’ın Mısır’a saldırdığında, o zamanın harikası, muhteşem İskenderiye Kütüphanesi’ni yaktığı gibi, 1204 yılında İstanbul’u zapt eden haçlıların da, bu şehri vahşice, barbarca nasıl yağmaladıklarını, sanat eserlerini yıktıklarını tarih bize haber vermektedir…
Nitekim, İstanbul’un fethiyle bir çağ kapatıp, yeni bir çağ açılmasına vesile olmuş, şair ruhlu Koca Sultan, Muhammed Fatih Han, şehri teslim aldığı zaman, mabedin yağmalanmış, bakımsız haline bakıp, derhal onarım ve bakımını emir ederken tarihe geçen şu beyiti söylemiştir:
Perde-dârî mî küned der tâk-ı kisrâ ankebût
Bûm-i nevbet mî zened der kal’a-ı Efrâsiyâb
Yani; Örümcek Kisrâ’nın penceresinde perdedarlık yapıyor/ Baykuş Efrasiyab’ın kalesinde nevbet vuruyor/bekliyor.
Fahri Kâinat, SallAllâhu Aleyhi ve Sellem Efendimiz'in ön görüsü ve övgüsüyle fethedilmiş, kendi öz mülkümüz olarak vasiyet edilmiş, bu şehri şahaneyi adeta sembolize eden mabedin mahzunluğu, bir zamandır namazgâh olamayışından, İşgal zamanlarında bile kesintisiz okunan Kur’an-ı Azimüşşan'ın okunamayışından ileri gelmektedir.
Hıristiyan dünyası fethi içine sindiremedi
Ne hazindir ki yine, tarih tekerrür etmiş, o zamanda olduğu gibi şimdide, yine örümcekler ağ kurmuş, adeta baykuşlar nöbet bekliyor… Cami kimliği askıya alınmış, gerçek bir müze hüviyetinden de uzak, arafta müphem bir bekleyiştedir.
Hıristiyan dünyası, fethi mübini yüzyıllardır içine sindirememiş, meydanda kaybettiği savaşın kuyruk acısının rövanşını masa başında alma hevesiyle bir şekilde Ayasofya'nın ibadete açılmasına engel olmaktadır…
Bir takım Bizans entrikalarıyla, kotarılmış bu işin, hiç de hukuki mesnedi yoktur. Oysa bir zaman ört-bas edilip, dillendirilmeyen hakikat odur ki; Ayasofya, kilisenin mülkü değil, imparatorun malıdır ve Fatih Sultan Mehmed Han dahi, kendi parasıyla nakdini ödeyerek, imparatordan satın almış ve cami olarak vakfetmiştir. Öyle ki bu vakfının şartlarını değiştirenlerin Allâh’ın ve meleklerin lanetine uğrayarak kesintisiz ebedi ateşte kalması için ettiği duayı hepimiz bilmekteyiz.
- “... İşte bu benim Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi kim değiştirirse, Allâh’ın, Peygamberin, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün müslümanların ebediyen laneti onun ve onların üzerine olsun, azapları hafiflemesin, haşır gününde yüzlerine bakılmasın, kendilerine şefaat eden hiçbir kimse bulunmasın. Kim bunları işittikten sonra hâlâ bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır. Allâh’ın azabı onlaradır. Allâh işitendir, bilendir.”
Tarihte bir bilgenin: “Karanlığa küfredeceğine kalk ta bir mum yak…” önerisine kulak vererek ve şairin:
“Şevk kanadı kırıklar gibi oturamam,
Çağlar üstü mutlak fikirdenim…”
Düşüne katılarak, İstanbul’a ilk geldiğim zamanlarda olduğu gibi, bu kadim mescide daha çok yönelmeye başladım…
Topu hep siyasilere, iktidar olamayan hükümetlere atmak, arada bir bu konuda söylenmekten çok, icraata yönelmek lazım, diyenlerin, zaman zaman bir anda parlayan sönen ateşler gibi, bir ara sabah namazlarında dolup taştığını, sonra yine kimsesiz kaldığını yakın çevresindeki esnaftan, öğrendik.
Böyle manevi kıymeti, önemi olan mescitlere vefa, Rasul-ü Zişan’ın güzel sünnetlerindendir. Medine-i Münevvere’de civar halkın tamamı Cuma namazlarında tabiatıyla Mescid-i Nebevi’yi tercih ettiği için Mescid-i Kuba, cemaatsiz kalıyordu, işte sırf bu yüzden Rasul-ü Ekrem SallAllâhu Aleyhi ve Sellem, her cumartesi, sadakatle bazen binitli, bazen yaya olarak Kuba Mescidi’ne gider, namaz eda ederlerdi.
Bir niyaz da biz ortaya koyalım
Hendek (namı diğer Ahzab) Savaşında, Resul-ü Ekrem Nebiyi Muhterem SallAllâhu Aleyhi ve Sellem'in, fütuhat için dua edip, duasının kabul olduğu ve galibiyetinin Cebrail (a.s.) tarafından, Zat-ı Şeriflerine müjdelendiği ki, bu müjdeden sonra Fetih Mescidi olarak anılan, Sel Dağındaki mescitle Allâh-u âlem kardeş ilan edildiğini, İstanbul'un kibarlarının ve Şehri şahanenin şairlerinden Yahya Kemal’in nezaketen, Peygamber-i Zişan’ın işaretine ve fethine müyesser olan Cihan hükümdarına hürmeten, ‘Ayasofya’ diye değil de ‘Fetih Mescidi’ diye andıklarını öğreniyoruz.
Sadece Fatih Sultan’ın değil, aynı zaman da Peygamberimizin de bize emaneti olan mescide ilgisiz kalmamak adına, Fatih’in evlatlarını, İstanbul’un gerçek sahiplerini her Cuma, sabah namazına davet ediyoruz… Biz de, Mahbub-u Hüda SallAllâhu Aleyhi ve Sellem Efendimiz’in, Sel Dağı’ndaki, Fetih Mescidi’nde yaptığı dualarla, Rabbi Teala’ya yönelerek, Ümmet-i Muhammed’in fütuhatı için, bir dilek, bir gayret, bir niyaz ortaya koyalım diyoruz…
Milli Gazete


